Tutku…

Güzel insan, can dost Hikmet Çetinkaya ile tanışmamızla, gelinciklerin rüzgarla savrulan kokusunda yoğrulan bir yaşam başladı. Sanatını gelinciklerle yoğurarak bizlere sunan Çetinkaya ile tanışma fırsatı bulduğum andan itibaren bir can dostluk da beraberinde başladı. Tabi bu iki insanın buluşma noktasındaki arkadaşlıklarının, dostluklarının başladığı duygu yoğunluğundan çıkarak. Hikmet Çetinkaya`nın resimlerine sanatsal açıdan, sanatçı gözü ve mantığıyla baktığımızda gördüklerimiz; sanatçının ısrarlı, sürekli olarak değişik kompozisyon ve biçimlerde bize sunduğu plastik tatlar. Aslında bu plastik tatları ne kadar yaşıyorsak o yapıta, o sanatçıya, o kadar yaklaşabiliriz. Bir sanatçının kendi yaratıcı gücü ile var olan teknik, plastik birikimiyle size sunduklarına baktığımızda doğaya taşıması özgürlüğünün, doğanın tüm unsurlarıyla beraber kendini yaratmanın bir varoluş biçimi olduğunu görürüz. Çetinkaya da, içindeki fırtınaları, duygu sellerini, öfkesini, acısını, mutluluğunu yani tüm bu soyut kavramlar manzumesini, gelinciklerin bizim somut olarak gördüğümüz biçimselliğinin içindeki soyut değerleri, bir izlenimci sanatçı gibi sunan güzel bir insan. Gerçekte bu soyut yansımalar, onun iç dünyasının empresyonist yansımalarıdır. İzlenimciler, nasıl güneşi gün içindeki durumunu, ışığını izleyerek, o anı yeniden kendi tüm duygularını katarak yapıtlarında yaratmışlarsa, Hikmet Çetinkaya da kendi duygularını, iç dünyasını izlenimci bir tavırla, gelincikleriyle bütünleştirerek bize bir resim diliyle sunuyor. Tüm yapıtlarını, yaratılarını onun resimlerine baktığımızda her seferinde başka bir renkte, başka biçimde, başka yönde gelincikleriyle yapıtının içindeki iki unsur, bize onun hakkındaki net bilgileri, dip notları sunar. Birincisi; teknik açıdan ustalığı, malzemeyi kullanışı. Hikmet Çetinkaya, bu konuda bize sunduğu yapıtlarında tüm ustalığıyla karşımıza çıkıyor. İkincisi; denemeleri, araştırmaları, yakaladığı konu ile sürekliliği, inatla devamlı irdelediği gelincik temaları, onu bize gelinciklerin dili olarak tanıttı. Bu, bence bir sanatçının inatla kendini kabul ettirene kadar `yaratılarıyla` üzerinde durduğu konuların bir de semantik yanına bakacak olursak sanatçının bu inadının, bu sürekliliğinin nedeni olmakta. Gelincik kendi varlığını doğanın kucağında özgürce yaşamaya çalışan bir çiçek, onu kendi özgür ortamından alıp bir vazonun içine koyduğunuzda uzun süre yaşatamazsınız. Yaşayamaz… O bu bozkırlarda, ovalarda kendine en uygun bulduğu ortamlarda, kendiliğinden boy verecek. Rüzgarlarla beraber rengiyle, kokusuyla, tınısıyla tüm varlığıyla karşılaşırız. Onu tanıdığınızda, ne demek istediğini daha iyi anlarsınız. Tüm somutlukların içindeki soyut duyarlılıkları kendi dünyasındaki duygularıyla yakalayıp, tüm yapıtlarını sanatçı gücüyle yaratıya dönüştürerek üretiyor.

Evet, tutkuyla… Ve tuvallerde sonsuza kadar…

Ahmet Yeşil