Temcit Pilavı – Sanatın Sonu

“Tarihte her şey tekerrür eder; önce trajedi, sonra fars olarak”. Karl Marx, 1852

Marx, yukarıdaki cümleyi sarf ettiğinde hissettiği şey trajediydi, haklıydı her şey tekerrür edecekti, bu cümle de tekrar edildi, nitekim Nietzsche daha sonra bengi dönüşü anlatırken hissettiği şey farstı (kaba komedi).

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, 1980’lerden itibaren, bir şeylerin ölümü, bitimi, sonuna gelindiği, artık hiçbir şeyin aynı olmayacağı konularında sürüyle kitap yazıldı. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir: “Sanatın Ölümü” (Arthur Danto, 1984); “Modernizmin Sonu: Nihilizim ve Postmodern Kültürde Yorumbilim” (Gianni Vattimo, 1985); “Sanat Tarihinin Sonu” (Hans Belting, 1987); “Gayri-insan” (Jean François Lyotard, 1988; “Edebiyatın Ölümü” (Alvin Kernan, 1990); “Tarihin Sonu ve Son İnsan” (Francis Fukuyama, 1992); “Sanatın Bitiminden Sonra” (Arthur Danto, 1997); “Sanat Dünyasının Sonu” (Robert Morgan, 1998); İdeolojinin Sonu” (Daniel Bell; 2000); “İnancın Sonu” (Sam Haris, 2004); “Sonların Zamanında Yaşamak” (Slavoj Zizek, 2010). Liste sayfalarca uzayabilir. Bu türden başlığı olan binlerce romana hiç girmeyelim. Bu kitapların ortaya çıkışı tesadüf değildir. İnsanlığın ciddi sıkıntıları vardır. Bir şeyler eksiktir veya yok olmuştur sanki. Bir iç sıkıntısı, bu düşünürleri oturup bunları yazmaya itmektedir. Nedir bu durum? Bellidir ki sanat, insan, tarih ana çerçevesinde ideoloji, din, felsefe ve hatta bilim bile ciddi bir buhran içindedir. Sanat, insan, tarih, bilim, felsefe, ideoloji ve din artık yok mudur? Etrafa şöyle bir baktığımızda bolca var olduğunu görüyoruz. Peki ama var iseler, bu sıkıntının kaynağı nedir? Sanki postmodernizmle birlikte bir şeyler bitmiştir, sonuna gelinmiştir, eskisi gibi değildir, bir şeylerin içi boşalmıştır veya ötesine geçilmiştir. Yalnız bu ulaşılan “öte” kimseyi tatmin etmemektedir.

Yukarıda listelediğim eserlere şöyle bir baktığımızda iki ana kaynaktan beslendiklerini görürüz: Hegel ve Nietzsche.

Hegel, ruhun ve aklın fenomenolojisinde, tarih felsefesinde ve estetik üzerine yazdıklarında sıkça bir şeylerin sonunun geleceğini öngörür. Başlangıcı olan süreçlerin son beklentisi kaçınılmazdır. Hegel’in zaman ve tarih algısı ereksel ve düzçizgiseldir. Bu süreç, belirli bir diyalektik dinamizm içinde daha iyiye doğru evrilerek gelişir. Bir sona doğru yol alır. O son, diyalektiğin son bulacağı, varılan noktanın anti-tez üretemeyeceği, bilinç ve ruhun kendini tam olarak idrak ettiği ve sonuç olarak -amacı bilinç ve ruhun kendine ayna tutması olan- sanatın da görevini tamamlamış olacağı “Mutlak Doğru”ya ulaşılan andır. Var olma süreci bir noktada başlamışsa, bir noktada da biteceği beklenir. Hegel, ötesi olmayan bu doruk noktasına kutlu bir kavram olarak bakar. Bu nokta, sanatın, felsefenin, dinin, bilginin ve tinin ulaşacağı en aydınlık andır. Artık sorulacak soru kalmaz. Soruların, gizemli ve merak uyandıran, kuşkuyla bakılan her şeyin sonuna gelinmiştir. Bu nokta, istenirse “apokalips/kıyamet günü” gibi de değerlendirilebilir. Ancak Hegel’i Fukuyama veya Danto gibi yorumlarsak bu ana, bugün ve eskiden bildiğimiz şekliyle tarih, insan, sanat ve diğer olguların sonu, ötesine geçilen an olarak da bakmak mümkündür. Yani, bir şeylerin sonuna gelinmiştir evet, ancak süreç -eğer varsa- devam etmektedir. O halde, bugün endişesini taşıdığımız o son bulma, ölme, bitme halleri aslında yeni bir anlayış ve bilinç boyutuna geçildiği anlamına da gelebilir. Peki, böyle hissediyor muyuz? Kendimizi, bugün, gerçekten eski zamanlardaki insandan daha üst bir varlık olarak hissediyor muyuz? Hissediyorsak bu endişe neden? Neden sanat, din, felsefe, tarihten bahsederken bir yas havası hâkim? O halde bugün ulaşılan nokta pek de öyle Hegel’in hayalini kurduğu nokta değil.

HİKMET ÇETİNKAYA