Şiirsel ve Hüzünlü Tinselliğin Coşkulu ve Tutkulu Fırça Darbelerindeki Sessiz Çığlığı

“Siyah gecelere ekilen kırmızıda büyüyen gelincikler”

“…Kırmızı içindeki siyah benekleriyle onlarda, bazen çocuk yüzlerinin cıvıldaşan saflığını, bazen genç bedenlerin ateşli sevisini ya da Wagner’in insan coşkusunu doruğa çıkaran müziği algılarım. O gelincik tarlasında birini görüyoruz bize bakan, sakin, sessiz… Bu görkemli suskunlukta ateşli tutkular saklayan biridir o. Gelinciğin özdeşidir. Birinde kırmızı içinde siyah, diğerinde siyah içinde kırmızı yeralmıştır çünkü. (Kayıhan Keskinok, Ankara, 24 Şubat 2005)”

Hocam, 1982 Gazi Eğitim Resim Bölümü’nden mezun olduğunuzu biliyoruz. Resim yaşamınız da okulla birlikte mi başladı, yoksa çocukluğunuza dayanan bir eğilim, etkilenme veya yönlendirilme oldu mu?

Hayır aksine, lisede resim dersleri bir kabustu benim için. Resimle daha sonraki yıllarda tanıştım. Ama boyalarla tanışıp onlarla oynamaya başlayınca da büyülendim. Denizli Endüstri Meslek Lisesi Motor Bölümü’nden mezun oldum ve Ankara’ya kendi dalımda eğitimime devam etmek için geldim. Fakat o günkü koşullarım ve yaşadığım deneyimler beni o kadar çok etkiledi ki dünya görüşüm, yaşamdan beklentilerim değişti. Kendimi ifade etmek, fikir ve üretkenliğimle var olabilmek, boya ve renklerle konuşmak, yarınlara daha kalıcı şeyler aktarabilmek arzusu öne çıktı. Paleti ve tuvali tercih ettim. Gazi Eğitim Enstitüsü sınavlarına girdim, kazandım ve sanat serüvenim başladı. Okul ve iş yaşamını birlikte sırtladım. Hem benim koşullarım, hem de ülkemizin o yıllarda yaşadığı öğrenci olayları nedeniyle zor yıllardı benim için. Ama bana çok şey öğreten ve daha sonra hep özlemini çektiğim yıllardı.

Öğrencilik yıllarınızda resim adına sizi etkileyen, yaşamınıza yön veren kişi veya olaylar var mı?

Van Gogh, Gaugin, İbrahim Çallı, Hikmet Onat gibi sanatçıları tanıdıkça çok etkilendim. Özellikle Gaugin’in bir banka müdürüyken sanat aşkına bir başka ülkeye gidip yaşadığını öğrenmek beni çok etkiledi. Onların resim anlayışlarına ulaşmanın bu okulun ötesinde bir çaba gerektirdiğine inandım. Avrupa’ya okulda aldığım eğitimin dışında daha neler öğrenebilirim düşüncesiyle araştırmalar, etüdler yapmaya gittim. O yıllarda desen ağırlıklı çalışma dışında, renk ve leke ağırlıklı anlayışı benimsedim ve kendimi o yönde geliştirmeye devam ettim. Kendi sanat anlayışıma her katkıyı ileriki zaman dilimi içerisinde oluşturmayı düşündüğüm sanat eğitimi atölyesinin temel eğitim notları haline dönüştürdüm. Yani  bir yerde yeni edindiğim bilgi ve deneyimleri ileriki zaman diliminde etrafımla nasıl paylaşırım diye program haline getirdim.

Öğrencilik sonrası nasıl devam etti resim serüveniniz?

Ankara’da kendi ismimi taşıyan resim atölyesini ve daha sonra Çetinkaya Sanat Galerisi ile Galeri Hera’yı kurdum. Diğer yandan Karayolları Genel Müdürlüğü, DSİ Genel Müdürlüğü, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Hava Lojistik Komutanlığı gibi kurum ve kuruluşlarda resim atölyesi kurulmasına öncülük yaptım. Resim dersleri verdim ve sanat danışmanlıkları yaptım. Bu sanat anlayışımın bir parçası. Bir de diğer yanı var. Yani kendi içimde neler yapabilirim, kendimi aşma ve derin okyanusların dibindeki yaşamı inceleme, araştırma gibi bir yerde. Engellerle, nefes almanın bile zor olduğu yıllardı. Kendimi var kılmanın bir başka deyişle bu uzun maratonda ben de varım demenin, dinozorlarla aynı yolda koşmanın bir yoluydu bu. Yere düşmeden, düştüğünde ise bir avuç toprakla yerden kalkmanın gerekliliğini bilerek koşmanın yoluydu bu. Daha çok okumalı, daha çok palet üzerindeki boyalarla sevişmeli, daha çok yorulmalı, yani her şeyin azıyla yetinmemenin bilincinde olduğum yıllar başlıyordu öğrencilik sonrası.

Resim tarzınızı tanımlar mısınız?

Renkçi ve lekeci, yani empresyonist (izlenimci) tarzda çalışıyorum. Görünen gerçeği kendi yüreğimden damıttığım yaşanmışlıkla harmanlıyorum. Çalışmalarım genellikle bez tuval üzeri yağlıboya. Genel olarak canlı renklerle ve doğa ağırlıklı çalışıyorum ama sipariş veya ısmarlama duygularla resim yapılamaz. O anki ruh halimin en uygun olduğu renk grubunda oluşuyor resimler. Genellikle hüzünlü renk grupları tercihim oluyor. Fakat ilginçtir hüzün dolu çalışmalarımın izleyenlere coşku verdiğine şahit oluyorum. Çalışmalarımın içeriği konusunda açıklama yapmıyorum, herkes kendi ruhsal durumuna göre adlandırıp yorumlayabiliyor.

Gelincik sizin için mutlaka özelliği olan bir konu olmalı. Hatta İsveç Stocholm Dünya Sanat Fuarı’na gelinciklere getirdiğiniz farklı yorum nedeniyle davetli katıldınız. Gelinciklere olan özel ilginiz ne zaman, nasıl doğdu?

Evet, 1999 yılında bir yağmur çalışması yaparken damlacıklardan boynunu bükmüş gelincikler yapmıştım. Sonra aynı çalışmayı yağmursuz yaptım ve değişik sürümlerini çalışıp sergiledim. Ankara’da bulunan IMF heyeti galeri gezerken tesadüfen benim sergime geldiler. Bir kaç adet tablomu aldılar ve ardından Stocholm’deki Sanat Fuarı’na katılma çağrısı aldım. Gelinciğe getirdiğim farklı yorum ve özgün anlatımımdan dolayı yaşadığım gelişmeler benim için büyük bir şanstı. Basında haber olarak yer alması ve ardından sanat galerilerinden gelen tekliflerle, sanat yaşamımda önemli bir dönüm noktası olmuştu gelincikler.

Çiçeklerin dilinde, felsefesinde veya mitolojide de ayrı bir anlamı ve yeri var mıdır gelinciklerin?

Gelincik, doğadaki görkemli duruşu ve kırmızı rengiyle tarih boyunca insanların ilgisini çekmiştir. Homeros’un İlyada’sında yer alır. Ölen savaşçılar gelinciklere benzetilir orada. Eski Yunan/Roma mitolojisinde de gelincik bir çok tanrı ile ilişkilendirilir. Örneğin Morpheus (Uyku tanrısı Hypnos’un üç bin çocuğundan biridir ve insanlara uykuda çeşitli biçimlerde görünen düşleri simgeler) uyutmak istediklerine gelinciklerden yaptığı taçlardan verirdi. Morpheus için yapılan tapınaklar da bu yüzden gelinciklerle süslenirdi. Romalılar ise kara sevdaya düşenlere gelinciklerden yaptıkları içeceklerden verir ve bu içeceklerin aşk acısını dindireceğine inanırlardı. Japonlara göre gelinciğin ömrü üç gündür, insanların ömrü de üç gündür. Dün, bugün ve yarın.. Dün geçti, yarın gelmeyebilir. Önemli olan bulunduğumuz anın değerini anlamaktır. Gerçekten de sağlığımızın, dostlarımızın ve birikimlerimizin değerini anlamalıyız. Bunun için kaybetmeyi beklememeliyiz. İşte gelincik her baktığımda sahip olduğum değerleri hatırlatıyor ve ne kadar zengin olduğumu fısıldıyor bana.

Yılda 12 ay, haftada 7 gün sanatın hiç durmadığı ve hep dolu dolu gördüğümüz atölyenizde çok değerli ressamlar yetişiyor. Bu yoğun paylaşımın ve emeğin başarı sırları ve motivasyon kaynağı nedir?

Bildiklerimi aktararak kafamda yeni bilgilere yer açma arzusuyla başladı atölyem. Kafamda tutarak paslaşacak, gelişmeyecek bilgiler yerine onları insanlarla paylaşarak, tüm bilgilerimi onlara aktararak kendimi de aşmayı tercih ettim ben. Çizginin, desenin yanı sıra renk kavramını ön planda tutan bir sistem ortaya koyduk. Çalışmalarımızda hobinin ötesinde okul disiplini ve anlayışı içinde çalışmayı ilke edindik. Eğitimlerimizin tüm unsurlarını  empresyonist, renkçi ve lekeci tarz üzerine oturttuk. Uzun soluklu ve geniş kapsamlı bir çalışma sistemi kurduk. Arkadaşlarımızla bu süreç içinde karma ve kişisel sergiler, etkinlikler yaptık, festivallere, fuarlara katıldık. Bu arkadaşlarımızla yurtdışına açıldık ve yurtdışında çalışmaları çok beğenildi. Eserlerinin evrensel sanat anlayışının neresinde olduğunu görmeleri ve özgüven kazanmaları açısından önemli etkinliklerdi bunlar.

2004 yılında atölyemizdeki 8-10 yıllık deneyimli, renkçi, lekeci tarzda çalışan arkadaşlarımızla Paris’te bir sergi açtık. UNESCO büyükelçimizin beğenisi ve önerisiyle 2006 yılında Paris-UNESCO’da sergimiz oldu. Atölyemiz dışından ustaların da bulunduğu 45 kişi ile UNESCO’ya gittik. Orada ülkemizi temsilen açılan sergi büyük yankı uyandırdı. Atina, Moskova, Bulgaristan, Kıbrıs, iki kez Yunan Adaları (Patmos, Girit, Santorini, Mikanos) ve üç kez Paris’te sergilerimiz oldu. ‘Anadolu’dan Esintiler’ ve ‘Türkiye’den Renkler’ adı altında açtığımız sergileri geleneksel kılmak ve Türk resmini ve ressamını dünyaya tanıtmak çaba ve arzumuz ile etkinliklerimiz hala devam ediyor.

Atölyenizde çalışan ressamlara 2009 yılında özel bir törenle 10. yıl plaketi verdiniz. Bu tören geleneksel mi, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet, geleneksel bir törendi. Ancak diğerlerinden biraz daha farklıydı. Türkiye’deki Fransa Başkonsolosu’ndan tutun da, Paris’teki Anadolu Kültür Merkezi Başkanı’na kadar bir çok değerli konuğun bir araya geldiği nezih bir topluluktu. 2, 5 ve 10 yıldır atölyemizde eğitim gören sanat yolcusu dostlarıma plaket verdik. Elele, kolkola yaptığımız yurtdışı etkinliklerini, başarılarımızı kutladık. Paris’teki Türkiye yılı kapsamındaki yaptığımız serginin başarılı geçmesiyle coştuk, eğlendik.

Paris’teki atölyenizi ne zaman açtınız. Hem Türkiye’de hem de Paris’te çalışıyor, öğrencilerinizle birlikte kendi sanatınızda da etkinliklerinize yenilerini eklemeye devam ediyorsunuz. Yorucu olmuyor mu bu tempo?

2002 yılında Paris’teki atölyemi açtım. Her fırsatta orada da sanatı solumaya gayret ediyorum. Günde 15 saat çalışan biriyim ben. Resim yapmak, çalışmak ya da resim yapmaya zaman ayırmak değil, bir yaşam biçimi benim için. Gece gündüz, tatil, hafta içi, hafta sonu gibi kavramlar yok yaşamımda. İlk kişisel sergimi 1994 yılında açtım. Bugüne kadar 12’si yurtdışında olmak üzere 61 kişisel sergi açtım, 500’den fazla karma sergi ve etkinliğe katıldım. İnsan ruhunun varlık gerçeğine bir parça aydınlık katmak için düştüm yola. Yüreğimi döğen sanat çekici, fırçam tualde yönlendirdiğinde varolmanın tadını, doyulmaz hazzını yaşıyorum.

Aldığınız ödüller?

Kavaklıdere Rotary Kulübü tarafından 2006-2007 döneminde yılın meslek başarı ödülü verildi. Kanada’da Savaş Müzesi’nde eserlerim kabul edildi ve sergilendi. Bir çok yarışmanın jüri başkanlığını ve seçici kurul üyeliğini yapmış olmamdan, sanatsal destek sağladığımdan  kurum ve kuruluşların vermiş olduğu plaketlerin dışında bir ödülüm olmadı.

Şiir ve müzik diğer iki önemli tutkunuz. ‘Kırmızı, Ben ve Gelincik’ isimli kitabınızda resimlerinize bakarken, şiirlerinizi ve felsefi yazılarınızı okurken kulağımıza türküler ve hüzünlü şarkılar geliyor…
Evet. Kitabıma da ‘Tuallere sığmayan rengarenk bir dünya benimkisi’ diye başladım zaten. Gerçekten de resmin tek başına anlamsız olduğuna inanıyorum. Sade ve yalındır. Paletteki boyaları tuvale aktarırken biraz türkü tadında hüzünler, biraz şiirlerin kelime aralarına sıkışmış yaşanmışlıklardan katıp, yüreğimin süzgecinden geçirdikten sonra tuvale aktarıyorum. Şiirlerdeki kelimelerin iç derinliği, anlam zenginliği başımı döndürüyor. Şiirler için resim yaptığımı bilirim. Orta Anadolu, Ege, hatta Urfa yöresi türküleri de paletimde bir renk oluşturmuştur. Resimlerimi izlerken ben de o türküleri, o şiirleri duyumsayarak izliyorum. İzleyenlerin de bunu hissetmesi çok hoş.

Sanatçının salt sanatıyla değil kişiliği, yaşam biçimi, duruşu ve icraatıyla öncü insan olduğunu düşünürsek, bu bağlamda beğendiğiniz,e tkilendiğiniz ve izlediğiniz sanatçılarımız kimlerdir?

Elbette sanatından önce sanatçının kişiliği, durduğu yer, durma şekli beni daha çok etkilemiştir. Kıskanç, yüksek egolu, paylaşımcı olmayan, merkeze kendisini koyan bir insan dünyanın en güzel eserini yaratsa da benim gözümde kötüye örnek teşkil eder. En çok etkilendiğim, beni çarpan, eserlerini takip ettiğim ve örnek aldığım sanat insanlarının başında hocam Mustafa Ayaz, Kayıhan Keskinok, Orhan Çetinkaya, Feyha Özsoy gibi burada ismini sayamadığım değerli büyüklerimin yaşamını ve sanatçı kişiliğini örnek alıp izlemişimdir.

Eşiniz Oytun Hanım’a aşkınızı da, sergi afişinizde yeralan ve onun isminin baş harflerinden oluşan şiirinizle öğrendik zaten. Nasıl tanıştınız? Çalışmanıza, sanatınıza nasıl yansıdı bu aşk? Renklerinizdeki hüzün, coşkuya dönüştü mü?

Keşke bu soruyu Oytun’a sorsaydınız, ne düşündüğünü ben de merak ediyorum doğrusu. Üzüldüğüm konu, eşimin resimlerimden sonra gelmesi. Resim benim için soluk almak, ekmek yemek, koşmak, yürümek gibi bir şey. Oytun ise yüreğimin diğer yarısı. Sevindiğim konu ise, eşimin çok anlayışlı olması, bana destek vermesi.
Bu konuda çok dilim yandığı için, bir kere tökezlediğimden yoğurdu üfleyerek yiyordum. Hayatta, yaşamımı paylaşacağım insanın nasıl birisi olması gerektiğini önce saptadım. Yoksa olmasın. Yani var olanlardan birini seçip evlenmiş değilim. Evlenmeyebilirdim de. Uzun yıllar yalnız olarak yaşamımı sürdürdüm. Böyle gidebilirdi de. Sorun yoktu. Ama düşündüğüm hayalini kurduğum birisini görünce daha doğrusu tanıştırılınca bulutlar çarpıştı ve yağmur yağdı.

Sanatın ve sanatçının toplumun öncü değeri olması gerektiğine olan inancımla, sosyal projelerinizi burada kutlamak isterim. Adıyaman’daki engellilerle zirvede buluşmanız, Lösev yararına yaptığınız etkinlikler, SHÇEK yuva ve yetiştirme yurtlarında atölye çalışmalarınız şu anda aklıma gelenler. Sosyal proje ve etkinliklerinizden bahseder misiniz?

Bu sanatçı sorumluluğu, insan olmanın, sorumlu ve duyarlı olmanın bir ürünü olarak görüyorum. ‘Bana ne’ demeden, karanlığa küfür etmeden, bir mum yakmanın, karanlığa, çaresizliğe ve yaşam zorluklarına karşı mücadele etmenin bir göstergesi olarak görüyorum. Nereden geldiğimizi değil de, nereye gittiğimizi ve giderken önümüze ne gibi sürprizler çıkabilir, bunları düşünerek kolkola girip halaylar çekebilmenin gerekli olduğunu düşünen gönüllü insanlardanım. Körler vakfından, zihinsel engellilere, Lösev’den, çocuk yuvalarına, eğitim ve öğretime burs veren bütün kurumların yanında oldum. Severek isteyerek. Bunun mutluluğunu içinde olmayan kimse bilemez. Ayrıca bu duruma çok kolay gelmedim ben. Çok zorlu yollardan geçtim. Arkama dönüp baktığımda unutmamam gereken zor yıllar vardı. İsterseniz bu konuyu fazla açmayalım. Sonra ağlarsam susturamazsınız.

Bu konuda önümüzdeki dönemde yeni projeleriniz var mı?

Yeni proje demek yeni bir nefes almak demektir. İnsan nefes almadan yaşar mı sizce Semra Hanım? Proje çok bende. Fakat biliyor musunuz hayatta neyin hayalini kurduysam hepsini yaptım. O yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Yeni sergiler, yurtdışı etkinlikler her zaman heyecan verici olmuştur benim için. Bu projelerime bir de şimdi Oytun ortak oldu. Bir çoğunu beraber planlıyoruz. Elimdeki sıcaklığa ihtiyacı olan, tutup sıçramak isteyen her özürlü kardeşimin yanındayım. Düşünce özürlü olmasın insan yeter ki. Tahammül edemiyorum asalak insanlara.

Kendiniz için projeleriniz, beklentileriniz nelerdir?

Hayatın vahşi başdöndürücü aşkını tualime geçirerek sonsuzlaştırıyorum. Artık görevimi biliyorum ve bunu anlatıyorum ve anlaşıldığımı düşünüyorum. Bilincim, yüreğim ve fırçam işledikçe tuvalden tuvale sürsün bu uğraş. Fırçam ve boyalarım bana hiçbir zaman küsmesin. Yeryüzünde ezgiler çınladıkça ve türküler söylendikçe notalara eşlik etsin boyalarım. Tuvallerimle gün ağarıncaya kadar sevişeyim, sevişmenin yoğunluğunu tadayım istiyorum.

İçten paylaşımlarınız için teşekkürler hocam.

Ankara Life / 26 Mart 2010