Sanatta Eleştirme(me), Sanatçıyı Anlamaya Çalışma(ma)

1978 yılında girdiğim Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Resim Bölümünden 1982 yılında mezun oldum. O yıllar zor yıllardı, hiç bir şeyin kolay olmadığı bir dönemdi. Bir de bu zorluğun üzerine Gazi’li olmanın onuru ve gururu vardı.ünkü adını Gazi Mustafa Kemal’den almış, eğitimci ordusunun bir ferdisiniz. Hiç bir baskıya boyun eğmeyen, inandığı fikri savunan, katılmasa bile karşısındakinin fikirlerini dinleyen, saygınlık içerisinde eleştirisini dile getiren bir Gazi’li..

Çünkü… Bizden istenen vicdanı hür, fikri hür bir eğitimci, sanatçı olmamız istenmişti…

Okuyan, araştıran, yorumlayan, tartışan ve üreten bir sanatçı olmak yani erdemli olmak birinci vazifemizdi. Durduğumuz yer, durma şeklimiz bizim kişiliğimizdi, olgunluğumuzdu.

Öğrencilik yıllarımızda hocamız Galip Türkdoğan yazımın başlığında da bahsettiğim gibi “Sanatta Eleştiri, Eleştirme, Sanatçıyı ve Ürününü Anlamaya Çalışma, Yorumlamaya Çalışma” konusunu işlemişti. Aslında benim için bu sanatçıyı anlama, yorumlamanın dışında insan olmanın gerekliliğiydi sanki. İnsanı anlamaya çalışma, peşin hükümlü, ön yargılı olmama, katılmasan bile fikirlerine saygılı olmanın gerekliliğiydi sanki.

Olgunluğun göstergesi bir yerde…

Bu ilkelikler içinde yetiştim. Daha doğrusu bizim kuşak, Gazi Eğitimciler, ressamıyla, heykeltraşıyla bu olgunluk içerisinde terbiye edildik. Biz zannettik ki, gerçek sanatçı böyle olunur, herkes böyledir. Büyük düşüncelerin, büyük fikirlerin insanı böyle olunur.

Şimdi aynı hocamı yolda görsem, bu dersi hatırlatır, hocam yanılmışsınız derdim. Sanatçıya, ürünlerine tahammül edilmeyen, yorumlanmadığı gibi, sanatımızın ve sanatçımızın anlaşılmadığı bir dönemde hiçte saygınlık içerisinde eleştiri yapılmadığını, hatta hakaret düzeyine varan sözler sarf edildiğini, ürünlerimize tükürüldüğünü, sanat insanlarımızın yakıldığını söyler, bizi nasıl yetiştirdiniz, bunun hangisi doğru, hangi görüşü kendimize rehber edineceğimizi sorardım.

2011 Türkiye’sinde anlaşılamadığımızı, ürün veremediğimizi, nefes alamadığımızı, beslenemediğimizi, ruhumuzun, düşüncelerimizin aç bırakıldığını söylemek isterdim. Heykelimize form veren, tuvalimizi fırçamızı tutan ellerimize kelepçe vurulduğunu söylemek isterdim…..

Hocam Galip Türkdoğan bana ne cevap verirdi biliyor musunuz… Tahmin edebiliyorum cevabını…

Hikmet, evladım hadi git işine, 21. yüzyılın çağdaş Türkiye’sinde bu söylediklerinin olması imkansız.. Olsa olsa ortaçağ döneminde olurdu bunlar .. Sen rüya görüyorsun.. derdi…

Sevgili hocam… Keşke birileri bunun bana rüya olduğunu söylese, rüyadan uyansam..  H E P B E R A B E R U Y A N S A K …

Dayanamıyorum…

HİKMET ÇETİNKAYA / 9 Mart 2011 / Ankara