Hikmet Çetinkaya`nın Resimlerinin Düşündürdükleri

Türkiye`de resim sanatını sürdüren sanatçılar, öteki sanat dallarında olduğu gibi değişme ve yenileşme eyilimini tarihsel kültür ve çağdaş uygarlık düzeyinde yürütmekle yükümlüydüler. Plastik sanatlarla ilgili kuramcıların, eleştiricilerin, okullu, okulsuz ressamların, heykeltraşların yükümlülüklerinin sorumluluğunu yakın tarihe kadar, hatta büyük çoğunluğunun şimdilerde bile algılayamadıkları gerçeğine üzülsek de, acı da olsa belirtmekten, saydamlıktan kaçınmamalıyız. Yanlış ilkelerin, yanlış yöntemlerin koşullandırdığı sığ ve yoz bir alanda kıvrandık durduk. Bu ara “D Grubu” örneği değişmeye, modernleşmeye yönelik önerilerin, eleklerden geçirilmeden, açık tartışmalar yapılmadan “doğmalar” halinde benimsenmesi ise “yanlış”ın tam ortasına düşürdü.

Kuşkusuz salt antık kültürün canlandırılmaya kalkışılması amaca vardırmayacağı gibi çağdaşlık bir başka ülke insanının, kurumlarının ortaya koyduğu sanat ürünlerini “Tıpkı-Basım” yöntemiyle sırtlayıp ülkeye sokma anlamına da gelmez. Bu olsa olsa bir bozulma ve dağılma dönemine girildiğini belgeler; örneklerini çokça gördüğümüz gibi…

Gelelim Çetinkaya`nın Resimlerine…

Doğa Yorumculuğunu bir çıkış noktası olarak alan Çetinkaya, yapıtlarında, doğayla öylesine sevgi ilişkisi kurmuş, öylesine coşku ile yüreğini ona açmış ki, sanki bu içiçelik has anlamda bir sevişme duygusunu uyandırıyor.

Doğa, Çetinkaya`nın iç dünyasında yeniden doğuyor; artık onun doğası, onun yaratısı haline dönüşüyor. Resminde her bir parça birinci ya da ikinci derecede, kendine uygun en yakışan yeri alıyor. Bir sanat eserinde “Her şeyin”, bütün elemanların birbiriyle uyumlu olması gereğini tam olarak başarıyla yerine getiriyor. Pırıl pırıl bir tual üzerine sarı, siyah, yeşil, kırmızı renk lekelerini çeşitli tonlarla tam bir devingenlik içinde, coşkuyla beziyor. Yapıtın içinden saçılan ışıltıların şiirsel bir atmosfer içinde verilişinin dayandığı kaynak ise estetik denen güzellik biliminin de baş ögesi olan “içtenlik”…

Hikmet Çetinkaya`nın kendi yarattığı o şaşırtıcı renk zenginliği, doku, biçim ve içeriğin, tüm fantastik yaklaşımların değişmelere götürdüğü ve artık tanrının değil onun olan doğaya can veren duyarlığın yanı sıra, ayrıca gerçeklik fışkıran bir alt yapıdan koptuğu söylenemez.
Çetinkaya`nın resimlerinde olduğu üzere yeni teknikler, değişik algılamalar, tazelik kokan imgeler, sürekli yenilenmeler, ortaya dialektik bir olgu koymuşsa, işlediği konuları doğa olsa bile, biçim ve içerik olarak özgünlük aşamasına erişmişse ve de Nazım`ın “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşcesine” şiirindeki gibi insancıl duyarlığın varlığı sezinleniyorsa ki, bu gerçekleşmiş, bir bakıma toplumcu sanatın sınırlarını da zorladığı açık seçik hissedilmektedir; görüntü olarak insan figürünün olmaması önem taşımaz.

Resim sanatı, slogan sanatı değildir.

Fahir Aksoy