Hikmet Çetinkaya`nın Doğa Gerçekliğinden Arıtılmış İzlenimleri Üzerine

Doğa, uzaktan izlendiği, içine girilmediği sürece, sırlarını ele vermez. Bu gerçeği, bir yöntem aracılığıyla resimlerine yansıtan izlenimciler, doğa içinde başlatılıp tamamlanan resmin, aynı zamanda canlı bir organizmaya tanıklık eden görsel bir rapor olduğunu, bizzat yaşayarak görmüşlerdi. Doğada herşeyin nesnenin doğası gereği (“ex natura rei”) bir oluşumu ve süreçsel bir olguyu yansıttığından, ancak onunla birlikte olduğu zaman, bu olguyla “özdeş” olabilme şansını yakalamış oluyordu sanatçı. Öte yandan özdeşleyim (“Einfühlung”) ya da eş duyum yoluyla, sanatçıdaki öznel duyguların, kendisi dışındaki bir nesneye yansıması da sağlanmış oluyordu. Kısaca özne ve nesne, yani sanatçı ve dış gerçeklik arasında, doğrudan bir iletişim kuruluyordu. Boudin`in deyimiyle, sanatçı, artık “kendisi için resim yapmak” (peindre pour soi”) gibi, resim sanatının o zamana kadar pek alışık olmadığı bir süreci başlatmış oluyordu.

Hikmet Çetinkaya`nın peysaj türü çevresinde yoğunlaşan çalışmaları, bu süreçle Çağdaş Batı resminde başlamış olan gelişmelerin ışığı altında değerlendirilecek bir sanatçı-doğa ilişkisi üzerine kuruludur. Temelinde ise, berrak renk (“chroma”) anlayışının derin izleri egemendir. Renkçiliğin, duyumlar yoluyla inceltilmiş, rafine duruma getirilmiş, neredeyse marazlı bir duyarlık (“hyperaesthesia”) aşamasına vardırılmış uygulamasına tanıklık etmeteyiz onun manzara resimlerinde. Söz konusu resimler, iki ana tema dolayında biçimlenmektedir. Gelincikler ve ve kış peysajları. İki farklı mevsimi simgeleyen bu resimler dizisi, uzun zaman aralıklarıyla bölünmüş olan iki doğa gerçeğini derinlemesine algılama çabasına yönelik olan sanatçı yorumu hakkında da, bize yeterince bilgi vermektedir. Bu resimler dizisinin her biri, ait olduğu grubu temsil eden bir parça ya da o grubun dışında düşünülmemesi gereken bir çeşitleme (“variation”) örneğidir.

Resmin, böyle bir çeşitleme mantığı üzerine kurulmuş olması, aynı zamanda, sanatçıların çoğunda saptama olanağı bulduğumuz tutkulu bir çalışma yönteminin doğal sonucudur. Hikmet Çetinkaya, tutkuyla bağlanılan ve o tutkuyla sürdürülen bir konunun peşi sıra giderek, anlatım (üslup) düzeyinde benimsemiş olduğu bir çalışma tarzını, daha da belirgin bir konuma getirmeye çalışmaktadır. Benimsenmiş bir konu, ne zaman doyum (işba) noktasına gelir? Başka bir deyişle, üzerinde ısrarlı çalışmayı gerektiren bir konu, sanatçının ilgi odağı olmaktan ne zaman uzaklaşır? Sanatçıdan sanatçıya değişen, her sanatçıya göre farklı süreçler içeren bir oluşumla ilgilidir bu sorun.
Uzun süredir bu iki ana tema, gündemdeki yerlerini koruduklarına göre, Çetinkaya`daki doğa algısına ilişkin yaklaşım modelinin, bu konularla bütünleşmiş olduğu söylenebilir. Özellikle gelincikler konusunun işlendiği resimler, bütünleşmenin başarılı örnekleri olarak dikkat çekmektedir. Arka plandaki koyu renklerle, gelinciklerin kırmızı-beyaz uyumu arasında kurulan ve şiirsel olduğu kadar, dramatik bir tinselliğin dışavurumu tarzında kendini gösteren ve yer yer bu tarzı ileri aşamalara götüren serbest fırça vuruşları, aynı zamanda izlenimci bir palet beğenisiyle elde edilmiş olan birikimleri aşma doğrultusundaki çabaları düşündürmektedir. Rengi hakim olmanın doğal sonucu sayabileceğimiz, ancak henüz sınırlı bir çizgiyi aşmamış görünen böyle bir çaba, bu yönde bir değişimin ilk işaretleri olarak da algılanabilir.

Ankara`da özel bir atelye-galeride çalışmalarını sürdüren Hikmet Çetinkaya, çevresindeki öğrencileri ve amatör ressamları yetiştirmeyi amaçlayan eğitici kariyerinin verdiği bir esneklik içinde, sanatın orta yolu olarak tanımlayabileceğimiz standard değerlerin izini sürmektedir. Günümüzdeki eğilimlerin çeşitliliği ve farklılığı göz önüne alındığında, bu tutumun kendine özgü değer ölçütlerinin kalıcılık niteliğini sabit bir noktada tutmaya öncelik veren tavrı ilk bakışta yadırganabilir. Oysa sonuçta, onun resmi de günümüzde geçerliliğini koruyan, korumakta olan öteki anlayışların bir uzantısıdır; o nedenle de, o bağlamda değerlendirilmesi gereken bir içerikle yüklüdür. Dolayısıyla, bu resim türü de, başkaları gibi, kendi estetik değer olgularıyla ölçülmeli ve bu kapsamda işlem görmelidir.

Sanatçıyla ilgili bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Hikmet Çetinkaya 8-11 Mart 2001 tarihlerinde Stockholm`de düzenlenecek olan Uluslararası Sanat Fuarına katılmak üzere bir çağrı almış bulunmaktadır. Söz konusu çağrı, bir Türk sanatçısına kişisel temsil olanağı yaratacağı gibi, onun da ötesinde, çağdaş sanat dünyasında, bir Türk sanatçısının yapıtlarıyla katılması yönünde güzel bir fırsat oluşturacaktır.
Dünyanın başka yerlerinde düzenlenen başka Sanat Fuarları gibi, İsveç`te düzenlenecek olan bu fuar da, büyük bir olasılıkla, kişisel bazı katılımcıların yaratacağı rekabet ve tanıtım girişimlerini özendirici yönde olacaktır. Hikmet Çetinkaya`nın, yapıtlarıyla bu tür girişimler arasında yer alması, uluslararası standartlar çerçevesinde kendi yerini ve konumunu saptaması açısından da yararlı bir sonuç yaratacaktır.

Kaya Özsezgin