Gelincikleri Yeniden Yaratmak

Hikmet Çetinkaya`nın son dönem resimleri, yeniden yaratma konusunda bir kez daha düşünmeme neden oldu; sanat yaratıcısının uğraşını eksiksiz anlayabilmek için konuyu yeniden irdeleme gereği duydum. Sanat yaratıcısının, insan doğasındaki yaratıcı dürtünün kışkırtıcı kıpırtılarıyla ilk yaratıcılık girişimlerine cesaret duyduğu biliniyor. Sonraki yaratıcılık aşamalarında ise süreklilik içinde ve gelişmeye, dönüşmeye açık bir çizgide, bir yandan dünyayı ve insanları doğru algılamayı ve bunu yaparken kendini geliştirmeyi gözeterek, bir yandan da başka insanlara sanatsal varlığını kabul ettirmek ve sanat eylemi (ürünü) aracılığıyla ölümsüzlük peşinde koşmak amacıyla yaratıcılık uğraşını sürdürdüğü söylenebilir. “Aslolan hayat” gerçekliğini unutmaması gereken yaratıcı, anlamlı kılınmış bir dünyada insana yaraşır bir yaşam sürdürebilmek için tüm canlılar ve nesnelerin yanısıra, yeniden yaratma sonucu ortaya koyduğu sanat eserinin de sözkonusu yaşamı güzelleştirerek anlamlı kılmanın araçları olduğunun bilincindedir ya da bilincinde olmak zorundadır. Bu bilinç sanatçıyı düşünmeye, yeniden yaratma için kurgular oluşturmaya, daha önce kimse tarafından yaratılmamış olanı arayıp bulmaya, sanat özellikleri taşıyacak biçimde ortaya koymaya yöneltir. Bu uzun ve sancılı  süreçte gerçek sanatçının daha önce yarattığı kendi yapıtlarını bile yinelemesi gerekmektedir; yineleme takliti, taklit ikiyüzlülüğü doğuracaktır çünkü.

     Doğa, kendi ürünleri (çiçekleri, böcekleri, tüm bitkileri ve canlıları) belli dönemler ve süreçler sonunda, özünde aynı olmasına karşın öncekilere benzemeyen biçimlerde ve niteliklerde durmaksızın yeniden yaratmaktadır. Sanatçının yarattıkları, doğanın yarattıklarına bakarak ya da bakmayarak yaratılmış da olsalar, doğanınki kadar, hatta onunkilerden daha da özgün ve gerçekten soyutlanmış olarak ortaya konmuş olmalıdır. Aksi halde yeniden yaratma eyleminden söz etmek anlamını yitirecektir. Sanat, yeniden yaratmadır, gerçeği soyutluyarak yeni bir gereçeğe dönüştürmektir denebilir. Bu durumda gerçek sanatçı, doğadaki canlılara ya da nesnelere bakarak, onlara bağlı kalarak onların tıpkısını ya da benzerlerini sanat yapıtı olarak ortaya koymayacağı gibi, kendi yarattıklarını da yinelemekten kaçınacaktır.

     Örneğin Nuri İyem`in birbirini andıran kadın yüzlerine bu gerçeklikten kaynaklanan sanat bilincimizle bakarsak, o kadın yüzlerinin her birinin yeniden yaratma örnekleri olduğunu, hiçbirinin bir başkasının özdeşi olmadığını görürüz. Bu belirleme, Hikmet Çetinkaya`nın gelincikleri için de geçerlidir: Hepsi birbirini andırmaktadır ama hiçbiri bir başka gelinciğin tıpkısı değildir; sergide yer alacakbütün gelincik resimleri özgündür. Yaratıcı cesareti gerektiren bu yaklaşım ve gözüpekçe girişim, sanatçıyı özgün kıldığı gibi, özdenetimi önde tutmayı gerektiren bir yaratıcılık disiplinini de yanında taşımaktadır. Hikmet Çetinakaya “gelincikler”ini ve onlarla ilişkisini şöyle açıklamaktadır: “Gelinciklerin hayat felsefesi benimki ile aynı. Ben rahat olabileceğim ve mutluluğu yaşayabileceğim ortamlarda bulunmaya çalışırım. Doğallığı severim, bulunduğum ortamlarda doğal olmalı. Japonlar`a göre gelinciklerin ömrü üç günmüş. Dün, bugün ve yarın. Dün geride kadlı, yarın gelmeyebilir ama bugünü nasıl yaşayacağım benim elimde ve ben zamanımı olabildiğince iyi yaşamaya, mutlu yaşamaya çalışıyorum. Gelinciklerin tohumu yoktur, saksıda yaşayamazlar. Kendi istedikleri yerde ortaya çıkarlar…” (Alper Mithat Öz ile söyleşi)

     Sanat yapıtının izleyici ya da tüketici ile ilişkisinde, sanatçı artık ürününden bağımsız ve uzaktadır. Özellikle resimde, izleyicinin resimden algıladıkları (renkler, kompozisyon, kurgulama, dengeler, karşıtlıklar, biçem özellikleri, teknik özgünlükler vb…) onun özvarlığında, yüceltici yavaş yavaş değiştirici ve süreç içinde geliştirici birtakım etkilerde bulunmaktadır. (Bir filmi izlerken dökülen gözyaşı ya da duyulan yürek sızısı gibi.) Bu etkilenimde izleyicinin kendi sanatsal birikiminin de katkıları vardır elbette ama belirleyici ve kışkırtıcı olan, ortaya koyduğu sanat yapıtı aracılığıyla yaratıcının özgün varlığı, kısacası yaratıcı gücü ve yaratma cesaretidir. Yaratıcı girişim, sanat yapıtının etkisi ya da etkisizliği ile, izleyiciye gerçek bir sanat yaptı karşısında olup olmadığını da duyumsatacaktır. Gerçek yaratıcıların yapıtları karşında duyulan coşkunun, yürek havalanmasının, yaşama sevincinin ve mutluluğun anlamı budur. Bu etkilenim, ucuzluktan uzak, yeniden yaratılmış ve benzersiz kılınmış sanatsal yaratıların ortak özelliklerinden kaynaklanır. İşte, Hikmet Çetinkaya resmini izlerken duyduğum coşkunun ve hayranlığın temelinde de, sanat yapıtını biricik kılabilme yetisi vardır. Çetinkaya, kendi kırmızılarını, yeşillerini, sarılarını, lacivert ve mavilerini yarattıkça gelinciklerini de yeniden yaratabilmektedir. Tuvallerdeki boşluklara yerleştirdiği siyahlar ise bu canlı güzelliklere yataklık etmektedir; siyahın bir renk kimliğine bürünerek resimlerde ağırlıkla yer alması ayrıca dikkat çekicidir. İnsanlığın uzayıp giden; başı sonu bilinmeyen serüveninde, neredeyse “üç günlük” ömrü olduğunun bilincine varmış bir gelincik gibi, yapıtlarıyla yaşamı renklendirmekte ve anlamlı kılmaktadır Çetinkaya. Bu heyecan veren ve yaşama sevincini besleyen özgün resim dünyasını kuran Hikmet Çetinkaya`nın yaratıcılık serüvenini bundan sonra daha özenle izlemem gerektiğini düşünüyorum; yeni sergisindeki sıra dışı resimler, sanatına özenle bakmamızı hak ettiren ve gerekli kılan bir yetkinlikte çünkü.