Neden Gelincik

Gelinciğin Dünya üzerinde birçok anlamlı ifadesi vardır. Her toplumun yaşanmışlığına göre yorumlanmış, fakat hiç kuşkusuz ki ortak anlamı unutmama, hatırlama.. Bizler için değerli, unutamadığımız, unutulmaması gereken önemli yaşanmışlıkların simgesi olmuş gelincik. Örneğin Kanada’da her yıl 9 Kasımda başlayan ve bir hafta süren anma törenlerinde  unutmamanın simgesidir gelincik..  Her Kanadalı yakasına bir gelincik takarak, hatırladığı anıların önünde saygıyla eğilir. Bununla da kalmamışlar, benim büyük boy 8 eserimin de kabul edildiği Ottowa’da müze kurmuşlar. Ülkenin en büyük ve prestijli müzelerinden olan War Museum’un simgesi de gelincik. Kırmızı gelincik…

Hiç düşündünüz mü?
Acaba Türkiye’de gelincik ne anlama geliyor? Neyin simgesidir?
Bizde gelincik gerçek anlamını bulamadı gibi gözüküyor.  Aslında öyle değil. Yeryüzünde belki de en yoğun anlamı bizde, Türkiye’de…

Bilirmisiniz?
Türkiye’de en güzel gelincik, en parlak, en kırmızı gelincik nerede büyür?. Hemen söyleyeyim.. Çanakkale’de… Neden mi?
Yağmur yağdıktan sonra geride kalan taş, toprak ve insan kemikleri… Çanakkale’de o kadar çok insan ölmüştür ki, Türk’ü, Avustralya’lısı, İngiliz’i, Fransız’ı…. Mehmet’i,  John’ı, Edward’ı, Peter’i  …
.Atatürk’ün 1934 yılındaki anzak kutlamaları için gönderdiği vurucu mesajın içindeki bir cümle şu şekildedir:

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.”

Mehmet Akif, Çanakkale’de ölen şehitlerimiz için yazdığı şiirde,

“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana..
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana….

Diyerek olayın ne kadar büyük ve önemli olduğunu vurguluyor. Çanakkale Savaşı, Türkiye’nin kaderini değiştiren, var olma savaşıdır. Metrekareye 6 bin merminin düştüğü 250 bin şehidin ve binlerce yaralının olduğu bir savaştır, Çanakkale’de ölen insanların kanlarıyla sulanmış gelincikler, narin, nazlı, hüzünlü gelincikler….

Kan Çiçekleri der Gelibolulular gelinciğe. Bahar gelmeye görsün, her yanı kırmızılar basar buralarda. Gelibolulular çok sever gelincikleri. Çünkü derler ki, “Açan her bir gelincik, kan çiçeğidir. Şehit askerlerimizin her biri gelincik olmuş, sert rüzgârlara direnir de gitmez toprağından.

Topraklar kana bulanmış gül bitermi hiç, biten kan çiçekleri..

Topraktan mı sürmüş sürmüş
Candan mı kopmuş
Açar yediveren kan çiçekleri.
Türkü mü şiir mi, ağıt mı yoksa açar yediveren kan çiçekleri

Japonlara göre ise gelinciğin felsefesi daha da değişiktir…
Gelincik için şöyle derler; ’Gelincik insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir’ Yarını yoktur. Her şey bugün, içinde bulunduğumuz an dır. Nefes almanın, bir şeyi yiyebilmenin, yürüyebilmenin, görebilmenin, huzurlu bir uykudan sonra heyecanla uyanabilmenin keyfini yaşamalıyız. Çünkü bunun yarını yok, yarın böyle olmayabilir. Her şeyin olduğu gibi bazı şeylerinde sonu vardır. Son yediğimiz yemek, son giydiğimiz giysi, son kez baktığımız insan, kim dersiniz.. Bu sonlar gelmeden, içinde bulunduğumuz yaşamımızdaki sahip olduğumuz zenginliklerin farkına varalım.. Biz her nedense, bir organımızı, sevdiğimiz kişiyi, bir eşyamızı kaybedince onun değerini anlıyoruz. Önemli olan ona sahip iken değerini, kıymetini bilebilmektir..
Aysel Gürel yazmış, Sezen Aksu söylemiş.. “Son Bakış” diye…

Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
Bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terk edişler.

Gelincik değer bilmektir, kadir kıymet bilmektir. Unutmamaktır, Sevmektir, Hatırlamaktır. Gelincik yürek saflığı, yürek temizliğidir. Güzel görmektir.. Gelincik yaşadığımız anın kıymetini, değerini bilmektir..

Benim Gelinciğe Borcum Var….

HİKMET ÇETİNKAYA

Resim Nedir…

Resimin birkaç tanımını yapalım.
Resim sanatı, özlem, duygu ve düşüncelerin, belirli estetik kurallar çerçevesinde, iki boyutlu bir düzlem üzerine yansıtılmasına dayanan sanat dalıdır.
Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem fırça gibi araçlarla kâğıt, bez, vb. üzerinde yapılan biçimlerdir.
Resim, yüzey üzerine renklerle, zihinsel eylemin ifadesi, estetik bir görünüm oluşturmaktır.
Bu tanımların ortak kelimelerini bulursak, duygu, düşünce, estetik, biçim ve ifadedir. Yani resimin tanımı, duygu ve düşüncelerimizin, estetik ve biçim kuralları içerisinde kendimizi ifade etmemizdir, diyebiliriz…

Resim ne değildir dersek, fotoğraf gibi, aynı bire bir gördüğümüzü aktarmak değildir… Resim yapmanın da, tanımlamanın da, ifade etmenin de iki yolu vardır. Ya çizgi den yola çıkacaksın, ya da renkten. Başka bir üçüncü yol yoktur… Rubens, Rembrandt, Mikelanjelo, Leonardo gibi üstatların resim anlayışı çizgi – desen üzerine dayalıdır. Yani çizgi ön plandadır daha sonra renk gelir. Biz bunlara klasik resim anlayışı da diyebiliriz… Bir de Monet, Cezanne, Gauguın, Van Gogh, Pissarro, Seurat, Sisley gibi Empresyonistlerin ışık ve gölgenin, yani rengin öne çıkarıldığı bir anlayış vardır. Bir resimde, hem çizgi-desen, hem de rengin mükemmel olmasını bekleyemeyiz. Birinden birini tercih etmeliyiz, yani birinci sıraya koymalıyız…
Hiç şüphe yok ki, Empresyonizm birçok sanat akımının da başlangıcı olmuş, sanata yeni bir yön, yeni bir boyut kazandırmıştır… Örneğin, resimin öğelerini biçimsel olarak sıralarken, renk, kompozisyon, ritim, denge, doluluk – boşluk olarak adlandırmışlar…

Demek oluyor ki, resimi en az kelime ile ifade etmeye kalkarsak, RESİM = RENK + KOMPOZİSYON + RİTİM dir.

Geçen gün, sosyal paylaşım sitelerinde bir resim sanatçısı, (Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Mezun) resimlerimin ödüllendirilmesi ile ilgili, çalışmalarımı küçümseyerek, “desenize çiçek böceklerle daha çok uğraşacağız” yorumunu getirerek, nü yapmayı, çizgi ve desen çalışmalarının önemine vurgu yapmıştı…
O arkadaşım bilmelidir ki, resim her hangi bir konuyu yapmak değildir. Orta çağ zihniyetinden kalma çizgi ve desen ile uğraşmakta değildir. Resim renktir, kompozisyondur, ritimdir. Ne yaparsan yap, hangi konuyu işlersen işle, hangi yöntemi kullanırsan kullan renk ve kompozisyonu çok iyi bilmelisin, öğrenmelisin, çağı yakalamalısın… Daha önce yazdığım bir araştırma yazımdan alıntı yapmak istiyorum izninizle.

. “36 yıl önce elime fırçayı aldım, yağlıboya ile tanıştım. Bu süre zarfında 8 bin esere imza attım. Son 12 yıldır da gelincik çalışmalarına ağırlık verdim ve gelinciklerimle olan beraberliğimden de hoşnutum.


Bilirmisiniz; Fransız ressam, Claude Monet  (1840 – 1927) 87 yıl ömür sürmüş ve 75 yıl resim yapmıştır. Empresyonistlerin, rengin, ışığın -gölgenin babası Monet 1883 yılında Paris yakınlarında ki Giverny’e yerleşmiş. Monet deyince akla nilüferler gelir, hatta öyle ki, son yapıtları 200 X 600 cm boyutlarındaki nilüferleri bir biri ardına seri olarak çalışmış ve ölümünden sonra, Fransız Devletide sergilemek için özel bir müze oluşturmuştur. Şimdi bu yapıtlar I’Orangerie ‘ de sergilenmekte ve her gün bu eserleri görmek isteyen yüzlerce insan uzun kuyruklar oluşturmakta.

Yani Claude Monet, 75 yıl resim yapmış bunun 44 yılı nilüfer çalışmalarına ayırmış neredeyse.. Eeee kolay değil Monet olmak, Dünya var oldukça, Monet’in nilüferleri yaşayacak ve beraber anılacak. Unutmayalım ki deniz kıyısındaki kayaları delen dalgalar değil, su damlacıklarının sürekliliğidir. “

Ne yaparsan yap, hangi konuyu çalışırsan çalış, denizdeki kum tanesini yap, boz kırdaki bir dikeni yap, ama senin resmin olsun, özgün çalışma olsun. Bırak annenin yağını kullanmayı, orta çağ anlayışı ile resimi tanımlayamazsın sevgili kardeşim… Çağın getirdiklerini yakalamalısın, bakış açını genişlet, başını kaldır ve etrafına bak.
Gördüğünde anlayacaksın ki, resim konusunda bize anlatılan La Fonten’den Masallar.
Masal dinleme zamanımız geçti. Artık roman okumalıyız.

Sevgilerimle…

HİKMET ÇETİNKAYA / Ocak 2012 / Ankara

Ressam Hikmet Çetinkaya’dan Mektup Var

Bundan bir süre önce yaptığı resimlerin Türk Patent Enstitüsü Kurumu’ndan telif hakkını alan, gelincikler ressamı Hikmet Çetinkaya, son günlerde yapılan basın açıklamalarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdiği mektubunu tarafımıza ulaştırdı.

Yanlış anlaşılmasına üzüldüğünü söyleyen Çetinkaya: “Sanat kamuoyu ile paylaşıyorum… Yanlışı düzeltiyorum… Gelincik objesinin değil, resimlerimin telif ve patentini aldım…” diyerek devam etti:
Kendi yaptığım resimlerin, kötü taklit ve kopyalarının önüne geçmek için kendime ait özgün çalışmalarımın Türk Patent Enstitüsü Kurumundan almış olduğum patent ve Kültür ve Turizm Bakanlığından almış olduğum telif hakları, gelincik objesini asla kapsamamakta olup sadece kendi bez tuval üzeri yağlıboya çalışmalarımı kapsamaktadır.

1980 li yıllarda Gazi Üniversitesinde okurken hocam Sn Prof. Hasan Pekmezci, 10 Mayıs 2011 tarihinde Sabah Gazetesine yaptığı açıklamada, gerçeği yansıtmayan yorumlarda bulunarak beni üzmüştür.

Ekte sizlerle paylaştığım belgelerde gelincik objesinin patentini aldığıma dair bir yorumun nasıl çıkarıldığını, yorumlandığını anlamakta çok büyük zorluk çekiyorum. Hiç bir yerde, hiç bir ortamda kimse gelincik çizemez diye bir cümle kullanmadım. Bu büyük bir yalandır. İftiradır. Bu saçmalıktır… Gülünçtür…

Kaldı ki  gelincik çalışan 5 sanatçı bir süre önce Semra Hanımın Fırça Sanat Galerisinde çok güzel bir sergi açtık, Sevgili Hasan Hocamda bu sergiyi gezdi ve gördü..

Sevgili Hasan Hocam, siz benim hocamsınız, siz beni sevmeseniz de sizi severim, sayarım, size karşı bir saygısızlıkta asla bulunamam, haddime değil.Ama unutmayın ki bu ülkede Hikmet Çetinkaya çok büyük bir değerdir. Türkiye’yi yurt dışında defalarca temsil etmiş, eserleri müzelere girmiş çok büyük bir sanatçı olup sizinde öğrencinizdir. Bu ismin yıpratılmasına asla izin vermem.. Hikmet Çetinkaya’lar kolay yetişmiyor…

Gelincik Objesinin Değil, Kendi Özgün Çalışmalarımın Patent ve Telif Hakkımı Aldım.

Sevgi ve saygılarımla…

Hikmet Çetinkaya

Sanatçı Kime Denir, Sanatçı Kimdir

Ankara Life Dergisi okuyucularına, bu sayıda böyle bir konu yazmayı düşündüm. Bilgilerimin yanında, kaynak oluşturması bakımından google’da “Sanatçı Kime Denir, Kimdir” konusunu araştırdım. Karşıma birkaç yerde hep aynı yazı çıktı. Bu, Sn Bülent Özcan’ın araştırma yazısıydı. 37 Yıllık sanatla uğraşan, resim yapan bir kişi olarak, irkildim ve birazda utandım. Sonra, sanatı ve sanatçıları sorgulamaya başladım. Facebook sayfamda makalenin bir kısmını alıntı yaparak yayınladım, sanatçı dostlarımdan yorum yapmasını, düşüncelerini yazmasını istedim.
Sizlere, Sn Özcan’ın “Sanatçı Kimdir” yazısından küçük bir alıntı yapmak, sonra da facebook’taki bazı sanatçı dostlarımın yorumlarından da kısa cümleler aktarmak istiyorum.

“Bizde sanatçı bukalemun gibidir. Saate göre, güne göre renk değiştirir. Bizde sanatçının kişilik sorunu gibi bir sorunu da yoktur. Kişiliksizdir. Siliktir. Yitiktir. Aynalara dargındır. Aynasızdır. Kimileyin taraf tutar, kimileyin tarafsızdır!… Çıkarının gerektirdiği şekilde düşünür. Çıkarcıdır. Nemelazımcıdır. Yağcıdır. Yalancıdır. Palavracıdır. Elinde bir zilli tefi, yaldızlı pabuçları vardır!… Dolap beygiri gibidir. Bir sağa, bir sola döner boyuna. Üçkâğıtçıdır. Sanat hırsızıdır!… Bizde sanatçı hinoğluhindir. Yüzsüzdür. Görgüsüzdür.”

C.Özşahin: Bir kişi bu kadar kişilik özelliklerini bir arada taşıyamaz…..

D.Güler: Bence çok doğru, cesurca bir tanımlama. Yaşam zorluğu, insanda ve sanatçıda yalnız olma ve bağımsız düşünme şansı bırakmıyor. Sanatçı filosofisini oluşturamıyor. Evrensel olamıyor. Özellikle bizim gibi ülkelerde sanatçı tipi bu açıklamaya çok daha iyi uyuyor. Gerçekten bukalemun ve bin bir surat olmalı sanatçı. Yoksa hiçbir şansı yok. Eski zamanlarda yine bir kümeleşme ve dayanışma vardı, ama şimdi oda yok. Hatta sanatçıya gerek bile yok. Şans başka yerlerden ve ilişkilerden geçiyor..

S.Toprak: Geçici hazlara dayalı, felsefesi, tabanı ve çıkış noktası olmayan, sansasyonel ve eğlence dünyasının sanat anlayışı üzerine bir eleştiri olmuş. Bunlar olmasa gerçek sanat ve sanatçı profilini fark edip hak ettiği değeri veremeyeceğiz. Her şey zıttıyla anlam kazanır..

H.Akalın: Bitirdiğimiz okullar bize sadece meslek kazandırır. Belki stilimizi maskeleme becerisi verir. Bence, sanatçılar arasında da tıpkı toplumun diğer katmanlarında olduğu gibi Sn Bülent Özcan’ın da ifadesiyle, kişiliksizlik, silik, yitik, aynalara dargın, çıkarcı, yağcı, yalancı, palavracılar vardır.

T.Karagenç: Her şarkı söyleyen, resim yapan kişiye sanatçı denirse, sonuç yazıdaki tanıma uygun olur. Gazete ve TV lerde bizlere sanatçı olarak gösterilenler genelde pop şarkı söyleyenlerdir. Tiyatro, dans, bale, resim sanat olarak görülmez. Onlar tiyatrocu, baleci, ressamdır. Konuya bu şekilde bakıldığı için de “ sanatçının” kişiliksizliğinden başlayıp, hırsızlığına kadar devam eden yol açılmış olur…

M. Altınok: Benim mezun olduğum dönemde 29 arkadaşımdan sadece 5 arkadaşım resim yapmaya devam ediyor. Bunlardan 4 arkadaşım da resim öğretmeni olduğu için. Böyle bir tabloda neyi neye göre değerlendireceğiz. Diğer arkadaşlarım ise kimi bankacı, kimi yer hostesi, kimi evinde oturuyor ve dünyaya küsmüş durumda. Bu arkadaşlarım Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandığında ne hayalleri vardı oysa. İşte acı ama gerçek…

Ü. Şahin: Bence sanat, sanatçının tekelindedir. Alınamaz satılamaz. Sanat bir takım duygu ve düşünce fırtınası ile zevk ve acının doruklarına çıkma işidir. Dolayısı ile soyuttur, elle tutulamaz, gözle görülemez. Bu doruklardan inildiğinde ortaya bir “mal” çıkar. İşte bu da sanattan geri kalan posadır, bu alınır satılır, görülür dokunulur. İşte bir yanda posayla ilgilenen ressamcıklar varken, bir yanda meyvenin tadını her defasında damaklarında kana kana hisseden üstatlar vardır.

“Sanatçı kimdir, kime denir sanatçı” tanımını, Sn Bülent Özcan’dan okuduğumda, ilk önce çok üzüldüm. Böyle bir sanatçı tanımına dahil olmayı herhalde kimse istemez. Ama bir de ortada sanatçı realitesi var..
Facebook sayfamda, sanatsever dostlarımla paylaştığım yazıda, gelen yorumlardan esinlenerek, ortak paydayı çıkardım ve resim sanatçısı kimliğini ben de, şöyle oluşturdum;

Sanatçı, bir elinde fırça olan, boyayı, paleti, tuvali sarıp sarmalayan, koklayan, devamlı resim yapan, palete sıktığı boyayla duygusal bir aşk yaşayan kişidir. Diğer elinde, kitap olan, okuyan, araştıran, fikir üreten, yorumlayan, düşünen kişidir. İşin felsefesini çok iyi özümseyip, Ü.Şahin’in dediği gibi, duygu ve düşünce fırtınası ile zevk ve acının doruklara çıkması, ayaklarının yerden kesilmesidir. Yeterli mi dersiniz. Hayııııır.. En önemlisi ise, yüreğinde sevgi olan, terbiye, ahlak, vicdan ve edep sahibi kişidir. Yani bu 3 unsura sahip kişiden sanatçı da olur, adam da olur, insan da olur. Özetlersek, sanatçının, bir elinde fırça, diğer elinde kitap, yüreğinde de sevgi olacak..

Çevremizde sizce kaç kişi bu “Sanatçı” tanımına uyuyor dersiniz. Şayet buna uyan kişi bulamazsak, Sn Bülent Özcan’a yürekten “evet” diyelim…

Sevgilerimle….

HİKMET ÇETİNKAYA / Eylül  2012 / Ankara

Sanatçının Özellikleri

İyi bir algıya sahip olmalıdır.
Hayal kurma gücünün sınırsız olmalıdır.
Engin bir hayal gücüne sahip olmalıdır.
Duygulu ve hassas olmalıdır.
Çağrışımı zengin olmalıdır.
Sürekli iç gerilim içinde olmalıdır. Böyle durumlarda sanatçı deşarj olur ve içindeki birikimi dışa vurur.
Sabırlı olmalıdır.
Bilim Adamının Özellikleri:
* Otorite tanımaz.* Mantıksaldır.
* Kuşkucudur.
* Ön yargıdan uzak ve tarafsızdır.
* Eleştiricidir.
* Değişimi savunur.
* Genelle ilgilenir.
* Seçicidir.
* Pozitiftir.
* Ölçme ve deneye dayanır.
* Evrenseldir.
* Geniş bir hayal ve yorumlama gücü vardır.
filozoflarin ve (felsefecilerin) sahsiyet bakimindan karakterli, mantikli, bilgiçlikten sakinan ve optimist olmalari lazimdir.

Sanatın ve Sanatçının Çakması

Çakma sanat, yani derinliği ve tabanı olmayan, aşırma, çalma sanat. Yaratıya, orijin düşünceye, emeğe, alın terine saygısızlık.

Bir süre önce atölyeme süklüm püklüm birisi geldi. Benim adım Uğur Dönmez Eryaman’da atölye kurup resim dersleri vermek, çevre insanlarına da sanatı aşılamak istiyorum, sizden destek ve yardım istiyorum dedi. Etkinliği bu kişiye pek konduramadım ama  34 yıllık sanat ve eğitimci kimliğimin birikimlerini paylaşmak, yardım etmek amacı ile atölye ortamını görmeye gittim, kataloglar, dergiler, bolca kaynakçalar götürüp verdim. Hatta atölyemden sanat eğitimcisi göndererek kaliteli ve düzgün eğitim verilmesini de öncülük ettim.

Sonra nemi oldu………….

Türkiye’yi, Türk Bayrağını onurluca dalgalandırdığım İsveç Stockholm Dünya sanat fuarında, Fransa’nın değişik kentlerinde, Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Avusturya’da ürünler verdiğim, sergilerini açtığım ve yabancı basının “Gelincik Adam” diye isim taktığı gelinciklerim kopyalanmış. Kötü taklitleri yapılmış. Benim güzelim gelincikler şekilden şekle girmiş yani çakmalanmış…

Uğur Dönmez’ı aradım..

Yaptığının etik kurallara sığmadığını terbiyesizlik olduğunu, resimlerimin taklitlerini yapmamasını söyledim..Aldığım cevap şaşırtıcıydı…

Bu resimleri yapması konusunda cesaretlendiren, yapmaya teşvik eden ve hatta gelincikleri nasıl yapması konusunda yardım eden suluboya sanatçısı (!) Vahap Demirbaş olduğunu söyledi, Konuşmaya devam ediyor… Bizim Vahap Demirbaş bununla da yetinmeyip taklit gelincik yapması için Suudi Arabistan Elçiliğinde koruma görevlisi İlker Sarı’yı da eğitmiş..

Vahap Demirbaş’ı aradım….

Olanlara ve duyduklarıma inanamadım , çünkü zaman zaman atölyeme gelip, atölye arkadaşlarıma iyiye örnek dost canlısı   olarak takdim ettiğim bir sanat dostuydu.. Cevabı çok ilginçti…. Sevinmem gerektiğini, yaptığım konular çok beğenilmiş ki taklitleri yapılıyormuş daha ne istiyormuşum gibi uzun bir telefon konuşmasından sonra, Uğur Dönmez ile fazla uğraşmamamı, Ergenekon  davasından yargılanan Yarbay Mustafa Dönmez’ın çok yakını olduğunu söylemesin mi…… Arkasından İlker Sarı’dan ‘Bizimle uğraşma uğraşırsan …….’

Çakma gelincikler, çakma sanatçıların elinde Ergenekonluk bile oldu….. Cesur insanlarmış doğrusu… Aklıma rahmetli büyük devlet adamı İsmet İnönü’nün bir sözü geldi….

“Bu ülkede şerefliler de en az şerefsizler kadar cesur olmalıdır”

Cesur olma zamanı.  Kendini bilmez fikir hırsızlarına pabuç bırakmama zamanı.  Ayağa kalkıp bu ülke değerlerini özgün fikirleri koroma ve kollama zamanı. Çin’den sonra Türkiye taklit ürün ve fikir çalma da dünya 2. siymiş. Meydan, çakma sanatçılara bırakıldığı müddetçe daha çok müzelerimiz soyulur gerçek resimlerin yerini taklitler alır.

Çakma sanatçıların yanında yer almayan, galerici, sanatçı, alın teri ve yaratıcı emeğe saygılı devlet büyüklerini, onurlu insanları duyarlı olmaya davet ediyorum.

HİKMET ÇETİNKAYA

Sanatsal Bakış

SANAT NEDİR…

Tolstoy sanat hakkındaki soruya , “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” cevabını vermiş.

Yani sanatçının hissettiklerini başkalarının da hissetmesi..
Yüzyıllardır, sanat, insanlar tarafından yalnız eğlence amaçlı değil, başka amaçlar için de kullanılmıştır. İlk insanların mağara resimleriyle anlaşmaya çalışmaları dans ritüelleriyle acılarını, sevinçlerini, korkularını ve daha birçok duygularını anlamaları ve anlatmaları bu durumun en somut örneğidir. Aslında insanlar, sanatın dilini ve gücünü çok daha önce keşfetmiş ve kullanmıştır.

Teknolojinin oldukça geri olduğu çağlarda inşa edilen büyük tiyatrolar da o çağlarda sanata belki bugünkünden daha farklı bakıldığının ve daha özel anlamlar yüklenildiğinin bir göstergesidir. Bir nedenle bizler, zamanla sanatı hayatımızdan çıkarmış, uzaklaştırmış, onu boş zaman etkinlikleri kategorisinde sınıflandırılmış ve sanat yapmayı üst düzey entellektüalite gerektiren etkinlikler dizisi olarak tanımlamışızdır.
Çağımızda ise bizler, sanatın iyileştirici gücünü yeniden keşfettik, işte bu yüzden bilimsel çalışmalara yöneldik.
Sanatın gücünü kullanmalıyız.
Ressamlar, müzisyenler, tiyatrocular, şairler, heykeltıraşlar, seramikçiler, sinemacılar, fotoğraf sanatçıları… Tribünden sahaya inelim…. Seyirci kalarak maçı kazanamayız….

Türkiye’nin sorunlarını ortaya koyalım, konuşalım. Neşemizi, coşkumuzu, hüznümüzü, umutlarımızı yani hissettiklerimizi ürünlerimize yansıtalım. Sanat üretelim, sanat konuşalım. Türkiye’yi konuşalım, tarafsız ve kavgasız..

Sorunlara sanatsal çözümler bulalım. İçinde sevgi olsun, saygı olsun,
Sorunlara sanatsal bakışımız olsun. İçinde halk olsun.

SANATSAL BAKIŞ… HALK TV’ DE
SANATSAL BAKIŞ’IN İŞLENİŞİ…

Gördüğü bir çiçek, okuduğu bir kitap, izlediği bir oyun, bir film, televizyondaki herhangi bir görüntü, ya da haber, sanatçıyı etkileyebilir. Yani; sanatçıyı duygu yönünden besleyen kaynak, onun etrafındaki her şey, onu saran doğal ve toplumsal çevredir. Sanatçı ortak yaşamın gerçeklerine uzak kalamaz. Bu nedenle ülkemizde yaşananlar –gündelik hayatın gerçeklerinden, muhtemel gelişmelere kadar- sanatçıyı etkilemektedir. Bunu yadsıyamayız. Sanatçı yine Tolstoy’un dediği gibi (bencil bir yaşam süremez) sürmemelidir de.

Biz bu televizyon programında, Türkiye’nin gerçeklerine yabancı olmayan, gündelik siyasi gelişmelere duyarlı, duyarlılığını sanat ürünlerine yansıtan, çözüm arayan sanat insanlarımızı bir araya getirmeyi amaçladık. Değişik sanat dallarında faaliyet gösteren 4 veya 5 sanatçımızı bir araya getirip, sanatçı yönlerini, ürünlerini icrada besledikleri duyguları, toplumsal çıkmazlarımızdaki çözüm önerilerini tartışıp konuşacağız bu programda.

İsteyen sanatçımız, kendini, ürünleri ile de ifade edebilecek, canlı performans yapabilecek. Toplumsal sorunları dile getirirken, izleyici ile olan iletişimde kendi görsellerini kullanabilecek, anlatımda sanatın gücünü, farklılığını ve zenginliğini kullanabilecek.

İzleyicinin sorunlarını, sanatçının da duyduğunu, hissettiğini, yaşadığını, sanatın gücünü kullanarak farklı bir tat ve söylemde ifade edebilecek.

Zaman, tribünden sahaya inme zamanı, sessiz durmama zamanı. Taşı yontan çekiç, boyayı tuvale aktaran fırça, kâğıt üzerindeki nota, haydi görev başına. Zaman bu zaman..
Sanatsal bir ortamda, sanatın değişik yelpazesinde faaliyet gösteren sanatçılarımızı HALK TV’DE SANATSAL BAKIŞ programına bekliyoruz.
Sevgi ve saygılarla….

SANATSAL BAKIŞ… HALK TV’ DE

Sanatta Alaylı Olmak veya Mektepli Olmak

Bu soru çoğu zaman her ortamda bana sorulur. Kafasındaki cevabı duyarsa hafif bir gülümseme, duymak istediği cevabı alamazsa somurtarak yanımdan ayrılıyor. Oysa bu sorunun tek doğrusu vardır…
Sanatın okulu olur, sanatçının okulu olmaz… Sanatçının okulu, çevresidir, yaşanmışlıklarıdır, olaylara karşı duyarlılığıdır, durduğu yerdeki durma şeklidir. Mektep ise bunlara bilimsellik, kendini ifade ederken süslü cümleler katar.
Öyle mektepliler vardır ki bu sanat camiasında, konuşurken sözlerinin aralarına sokuşturduğu yabancı kelimelerden oluşmuş Türkçe cümlelerle anlatırda anlatır kendini. Anla anlayabilirsen Yanında sözlükle dolaşman lazım.
Sanatçının, sözlerinin kifayetsiz kaldığı anda devreye eseri girer, yapıtı konuşur. Bazen derim ki sen sus artık;  yüreğini içine koyup akıttığın boyaların, tuvallerin konuşsun. Çığlıkların, sessiz yalnızlıkların, içinde beslediğin, büyüttüğün ama bir türlü kendisine şans vermediğin “sen” konuşsun… Doğal katıksız saf ve temiz..
Bunun için mektepli olmaya gerek yok…. Ahlaklı dürüst insan olmak gerek. Yorum yapabilen, düşünen kendisine saygısı olan sorumlu birey olmak yeterlidir.
Bunun okulu da, usta bir sanatçının atölyesidir, palete boya sıkan, tuvale fırça sallayan parmakları izlemelisin, yürekteki acıyı görmeye çalışmalısın. Bu usta çırak ilişkisine bağlı bir eğitimdir. Bu okulun adı hayat okuludur.  Ayrıca sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur. Ne yazık ki çevremizde sanatçı ruhuna sahip olmayan, ama sanatçı olan bir sürü insan var maalesef.   Elbette ki eğitim şarttır, kişinin kendisini geliştirmesi, yenilemesi, yeniliklere açık olması gerekir. Bunu yapmak için mutlaka bir okula gitmesi gerekmiyor. Etrafını gözleyerek, izleyerek, iyi olanı kendine rehber edinerek de, ruhunu, beynini eğitebilir. Gelişebilir.
Mektepliye göre, sanatçının alaylı olanını savunuyorum. Yeniliklere açık, paletine, fırçasına saygısı olan, etik kurallar çerçevesinde sanat yaşamını sürdüren, adına alaylı dediğimiz, bana göre aslında gerçek sanatçı insanlar…… Paletinizdeki dostluğu, sevgiyi, paylaşımı simgeleyen renkler solmasın, fırçanız kurumasın…

HİKMET ÇETİNKAYA / Mayıs 2011 / Ankara

Sanatta Markalaşmak

Küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti. “Eğer asker olacaksan general olacaksın, rahip olursan papalığa yükseleceksin.”  Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım.
Pablo Picasso
Hiç kuşku yokki sanatta en büyük markalardan birisidir Picasso. Sanatta markalaşma kavramı Türkiye’de çok yeni olmakla beraber yurt dışında sıkça rastladığımız, üzerinde çokça tartışılan, konuşulan bir kavramdır. Hatta öyleki bu markalaşma yolunda kimi sanatçılar profesyonel destek alırken bazı sanatçılarda yaptığı konu itibariyle marka haline getiriliyor. Yani markalaşıyor.
Sanatta markalaşmak demek, kişinin öz güvenidir, sanatsal tad da yeni bir buluştur, konudaki zenginliktir, yani özgünlüktür. Başka bir üründen çalma, aşırma, benzerlik taşıyacak oranda etkilenme olmayacaktır. Ürünün marka haline gelmesi demek, sanatçının eserine kattıttığı yeni bir boyuttur, tatdır.
Sanatçıyı marka yapan değer, nitelikli ve kaliteli bir ürünün yanı sıra sanatseverlerce beğenilmesi, orijinal olması, takdir görmesiyle pareleldir.
Fransızların bir sözü vardır. “Her şeyin bir şeyini, bir şeyin de her şeyini çok iyi yapacaksın.”  Fırça ve boyalarla tanışmam 1975 li yıllara dayanır. Yani 36 yıldır resim uğraşısı içerisinde 8 bin kadar resim yaptım. Her konuyu çalıştım. Fakat en çok da gelincik resimleri yaptım. Gelincik resimleri ile özdeşleştim. Türkiye dışında Kanada, Avusturya, Bulgaristan, Fransa, Yunanistan, İsveç’de gelincik konulu resim sergileri açtım, sempozyumlara, canlı performanslara katıldım. Önemli müzelere resimlerim alındı.  Dış basında ‘Gelincik Adam’ diye anıldım. Gelincik çalışmaları ile adeta özdeşleştim.
Gelincik konusu benim tekelimde olan bir konu değil. Bir süre önce 5 gelincik ressamı bir araya gelerek ayrı tad ve lezzet de olan ürünlerimizi sergileyerek bir etkinlik yaptık. Mükemmel bir sergi oldu.  Fakat benim gelincikler ile ilgili, her ressamda olduğu gibi, benimde kendime ait bir renk ve kompozisyonum var. Özgünlüğüm var. İşte bu kendime ait özgün gelincik çalışmalarımın Türk Patent Enstitüsü’nden Tasarım Tescil belgesini, Kültür  ve Turizm Bakanlığı’ndan da telif haklarını alarak çalışmalarımın kopya ve benzerlerine karşı koruma altına aldım.  Kaliteli, özgün tadlarda eser yaratan sanatçılarımızın ellerinden öpüyorum. Ama işin kolayına kaçmadan, başkalarının eserlerinden çalmadan, aşırmadan. Emeğe saygı, emekçiye saygı prensibimiz olmalı.
Çevremizde görsel kirlilik yaratan kötü kopya, taklit resimlere hayır.

HİKMET ÇETİNKAYA / Nisan 2011 / Ankara

Sanatta Yozlaşma

Yozlaşma, bir şeyin gerçek özelliklerinden uzaklaştırılması ya da uzaklaşmasıdır. Diğer bir deyişle “özünden ayrılma” dır. Bir şey, gerçeğine bağlı kalmadığında yozlaşma olur.
Sanatsal olgu; uğraşı, çaba ve bir arayıştır. Toplumsal dönüşüme yol açan olaylar sanatçıyı arayışlara, yeni buluşlara, daha çok çalışmaya yöneltir. Bir çocuğun sancılı doğumu gibi, bir sanat ürününün de ortaya çıkışı sancılı, ağrılı olur. Ortaya çıkan bu sanat ürünleri arasında, çoğu zaman, muhteşem, insanı çıldırtan insan yüreğine görsel bir şölen sunan ürünler çıkar.

Ama çoğunlukla akışa kapılıp uydurma ürünler verenler, bu sancılı dönemi yaşamadan, emek sarf etmeden, oradan buradan çalan, aşıran resimler doldurur ortalığı. Sanatın yozlaşması işte böyle başlıyor. Türkiye’de ki sanatçı bolluğunun da, yapılan resimlerin de yüzde doksanının işe yaramayışının nedeni aslında budur.

Sanatçı ve sanat ürünlerindeki bu yozlaşma, (Maalesef her resim yapanı sanatçı sınıfına koyduğumuz bu ortamda) Türkiye’nin önemli kültür – sanat sorunlarının başında geliyor. Neden bir ulusun sanatı yozlaşır, yozlaştırılır?

Dışarıdan beslenen, emek sarf edilmeden, alınan çalınan, aşırılan her türlü sanat yozlaşır.

Bilgisayar çağında yaşıyoruz. Bilgisayarın bir tuşu ile önümüze dökülen sanat ürünleri, yaratılar, yeni buluşlar insanın başını döndürüyor. Sanatın mayası olan etik ve ahlaki kuralları hiçe sayan sözüm ona sanatçılar ki ben onlara şarlatanlar diyorum (bir başka yazımda sanatta komedyenlik ve şarlatanlık konusunu işleyeceğim), alıyor, çalıyor, aşırıyor tuvaline aktarıyor. Sonuçta tatsız, tuzsuz, yavan görsel kirlilik etrafta dolaşıyor.

Neymiş sanat yapıyormuşuz.

Aslında bu yozlaşma toplumun birçok katmanında mevcut. Acı ve üzüntü bir o kadar da kaygı verici maalesef. Sanatı ve sanatçıyı, emek vererek, uğraşarak kendimiz üretmezsek, toplumsal gelişmeleri, yaşanmışlıklarımızdaki tatlara yeni bir yorum getirmezsek, yüreğimizde hissetmezsek, sanatımızın güç kaybetmesini, erozyona uğramasını ve yozlaşmayı umarım anlayabiliriz.

HİKMET ÇETİNKAYA