Hikmet Çetinkaya`nın Resimlerinin Düşündürdükleri

Türkiye`de resim sanatını sürdüren sanatçılar, öteki sanat dallarında olduğu gibi değişme ve yenileşme eyilimini tarihsel kültür ve çağdaş uygarlık düzeyinde yürütmekle yükümlüydüler. Plastik sanatlarla ilgili kuramcıların, eleştiricilerin, okullu, okulsuz ressamların, heykeltraşların yükümlülüklerinin sorumluluğunu yakın tarihe kadar, hatta büyük çoğunluğunun şimdilerde bile algılayamadıkları gerçeğine üzülsek de, acı da olsa belirtmekten, saydamlıktan kaçınmamalıyız. Yanlış ilkelerin, yanlış yöntemlerin koşullandırdığı sığ ve yoz bir alanda kıvrandık durduk. Bu ara “D Grubu” örneği değişmeye, modernleşmeye yönelik önerilerin, eleklerden geçirilmeden, açık tartışmalar yapılmadan “doğmalar” halinde benimsenmesi ise “yanlış”ın tam ortasına düşürdü.

Kuşkusuz salt antık kültürün canlandırılmaya kalkışılması amaca vardırmayacağı gibi çağdaşlık bir başka ülke insanının, kurumlarının ortaya koyduğu sanat ürünlerini “Tıpkı-Basım” yöntemiyle sırtlayıp ülkeye sokma anlamına da gelmez. Bu olsa olsa bir bozulma ve dağılma dönemine girildiğini belgeler; örneklerini çokça gördüğümüz gibi…

Gelelim Çetinkaya`nın Resimlerine…

Doğa Yorumculuğunu bir çıkış noktası olarak alan Çetinkaya, yapıtlarında, doğayla öylesine sevgi ilişkisi kurmuş, öylesine coşku ile yüreğini ona açmış ki, sanki bu içiçelik has anlamda bir sevişme duygusunu uyandırıyor.

Doğa, Çetinkaya`nın iç dünyasında yeniden doğuyor; artık onun doğası, onun yaratısı haline dönüşüyor. Resminde her bir parça birinci ya da ikinci derecede, kendine uygun en yakışan yeri alıyor. Bir sanat eserinde “Her şeyin”, bütün elemanların birbiriyle uyumlu olması gereğini tam olarak başarıyla yerine getiriyor. Pırıl pırıl bir tual üzerine sarı, siyah, yeşil, kırmızı renk lekelerini çeşitli tonlarla tam bir devingenlik içinde, coşkuyla beziyor. Yapıtın içinden saçılan ışıltıların şiirsel bir atmosfer içinde verilişinin dayandığı kaynak ise estetik denen güzellik biliminin de baş ögesi olan “içtenlik”…

Hikmet Çetinkaya`nın kendi yarattığı o şaşırtıcı renk zenginliği, doku, biçim ve içeriğin, tüm fantastik yaklaşımların değişmelere götürdüğü ve artık tanrının değil onun olan doğaya can veren duyarlığın yanı sıra, ayrıca gerçeklik fışkıran bir alt yapıdan koptuğu söylenemez.
Çetinkaya`nın resimlerinde olduğu üzere yeni teknikler, değişik algılamalar, tazelik kokan imgeler, sürekli yenilenmeler, ortaya dialektik bir olgu koymuşsa, işlediği konuları doğa olsa bile, biçim ve içerik olarak özgünlük aşamasına erişmişse ve de Nazım`ın “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşcesine” şiirindeki gibi insancıl duyarlığın varlığı sezinleniyorsa ki, bu gerçekleşmiş, bir bakıma toplumcu sanatın sınırlarını da zorladığı açık seçik hissedilmektedir; görüntü olarak insan figürünün olmaması önem taşımaz.

Resim sanatı, slogan sanatı değildir.

Fahir Aksoy

Gelincikleri Yeniden Yaratmak

Hikmet Çetinkaya`nın son dönem resimleri, yeniden yaratma konusunda bir kez daha düşünmeme neden oldu; sanat yaratıcısının uğraşını eksiksiz anlayabilmek için konuyu yeniden irdeleme gereği duydum. Sanat yaratıcısının, insan doğasındaki yaratıcı dürtünün kışkırtıcı kıpırtılarıyla ilk yaratıcılık girişimlerine cesaret duyduğu biliniyor. Sonraki yaratıcılık aşamalarında ise süreklilik içinde ve gelişmeye, dönüşmeye açık bir çizgide, bir yandan dünyayı ve insanları doğru algılamayı ve bunu yaparken kendini geliştirmeyi gözeterek, bir yandan da başka insanlara sanatsal varlığını kabul ettirmek ve sanat eylemi (ürünü) aracılığıyla ölümsüzlük peşinde koşmak amacıyla yaratıcılık uğraşını sürdürdüğü söylenebilir. “Aslolan hayat” gerçekliğini unutmaması gereken yaratıcı, anlamlı kılınmış bir dünyada insana yaraşır bir yaşam sürdürebilmek için tüm canlılar ve nesnelerin yanısıra, yeniden yaratma sonucu ortaya koyduğu sanat eserinin de sözkonusu yaşamı güzelleştirerek anlamlı kılmanın araçları olduğunun bilincindedir ya da bilincinde olmak zorundadır. Bu bilinç sanatçıyı düşünmeye, yeniden yaratma için kurgular oluşturmaya, daha önce kimse tarafından yaratılmamış olanı arayıp bulmaya, sanat özellikleri taşıyacak biçimde ortaya koymaya yöneltir. Bu uzun ve sancılı  süreçte gerçek sanatçının daha önce yarattığı kendi yapıtlarını bile yinelemesi gerekmektedir; yineleme takliti, taklit ikiyüzlülüğü doğuracaktır çünkü.

     Doğa, kendi ürünleri (çiçekleri, böcekleri, tüm bitkileri ve canlıları) belli dönemler ve süreçler sonunda, özünde aynı olmasına karşın öncekilere benzemeyen biçimlerde ve niteliklerde durmaksızın yeniden yaratmaktadır. Sanatçının yarattıkları, doğanın yarattıklarına bakarak ya da bakmayarak yaratılmış da olsalar, doğanınki kadar, hatta onunkilerden daha da özgün ve gerçekten soyutlanmış olarak ortaya konmuş olmalıdır. Aksi halde yeniden yaratma eyleminden söz etmek anlamını yitirecektir. Sanat, yeniden yaratmadır, gerçeği soyutluyarak yeni bir gereçeğe dönüştürmektir denebilir. Bu durumda gerçek sanatçı, doğadaki canlılara ya da nesnelere bakarak, onlara bağlı kalarak onların tıpkısını ya da benzerlerini sanat yapıtı olarak ortaya koymayacağı gibi, kendi yarattıklarını da yinelemekten kaçınacaktır.

     Örneğin Nuri İyem`in birbirini andıran kadın yüzlerine bu gerçeklikten kaynaklanan sanat bilincimizle bakarsak, o kadın yüzlerinin her birinin yeniden yaratma örnekleri olduğunu, hiçbirinin bir başkasının özdeşi olmadığını görürüz. Bu belirleme, Hikmet Çetinkaya`nın gelincikleri için de geçerlidir: Hepsi birbirini andırmaktadır ama hiçbiri bir başka gelinciğin tıpkısı değildir; sergide yer alacakbütün gelincik resimleri özgündür. Yaratıcı cesareti gerektiren bu yaklaşım ve gözüpekçe girişim, sanatçıyı özgün kıldığı gibi, özdenetimi önde tutmayı gerektiren bir yaratıcılık disiplinini de yanında taşımaktadır. Hikmet Çetinakaya “gelincikler”ini ve onlarla ilişkisini şöyle açıklamaktadır: “Gelinciklerin hayat felsefesi benimki ile aynı. Ben rahat olabileceğim ve mutluluğu yaşayabileceğim ortamlarda bulunmaya çalışırım. Doğallığı severim, bulunduğum ortamlarda doğal olmalı. Japonlar`a göre gelinciklerin ömrü üç günmüş. Dün, bugün ve yarın. Dün geride kadlı, yarın gelmeyebilir ama bugünü nasıl yaşayacağım benim elimde ve ben zamanımı olabildiğince iyi yaşamaya, mutlu yaşamaya çalışıyorum. Gelinciklerin tohumu yoktur, saksıda yaşayamazlar. Kendi istedikleri yerde ortaya çıkarlar…” (Alper Mithat Öz ile söyleşi)

     Sanat yapıtının izleyici ya da tüketici ile ilişkisinde, sanatçı artık ürününden bağımsız ve uzaktadır. Özellikle resimde, izleyicinin resimden algıladıkları (renkler, kompozisyon, kurgulama, dengeler, karşıtlıklar, biçem özellikleri, teknik özgünlükler vb…) onun özvarlığında, yüceltici yavaş yavaş değiştirici ve süreç içinde geliştirici birtakım etkilerde bulunmaktadır. (Bir filmi izlerken dökülen gözyaşı ya da duyulan yürek sızısı gibi.) Bu etkilenimde izleyicinin kendi sanatsal birikiminin de katkıları vardır elbette ama belirleyici ve kışkırtıcı olan, ortaya koyduğu sanat yapıtı aracılığıyla yaratıcının özgün varlığı, kısacası yaratıcı gücü ve yaratma cesaretidir. Yaratıcı girişim, sanat yapıtının etkisi ya da etkisizliği ile, izleyiciye gerçek bir sanat yaptı karşısında olup olmadığını da duyumsatacaktır. Gerçek yaratıcıların yapıtları karşında duyulan coşkunun, yürek havalanmasının, yaşama sevincinin ve mutluluğun anlamı budur. Bu etkilenim, ucuzluktan uzak, yeniden yaratılmış ve benzersiz kılınmış sanatsal yaratıların ortak özelliklerinden kaynaklanır. İşte, Hikmet Çetinkaya resmini izlerken duyduğum coşkunun ve hayranlığın temelinde de, sanat yapıtını biricik kılabilme yetisi vardır. Çetinkaya, kendi kırmızılarını, yeşillerini, sarılarını, lacivert ve mavilerini yarattıkça gelinciklerini de yeniden yaratabilmektedir. Tuvallerdeki boşluklara yerleştirdiği siyahlar ise bu canlı güzelliklere yataklık etmektedir; siyahın bir renk kimliğine bürünerek resimlerde ağırlıkla yer alması ayrıca dikkat çekicidir. İnsanlığın uzayıp giden; başı sonu bilinmeyen serüveninde, neredeyse “üç günlük” ömrü olduğunun bilincine varmış bir gelincik gibi, yapıtlarıyla yaşamı renklendirmekte ve anlamlı kılmaktadır Çetinkaya. Bu heyecan veren ve yaşama sevincini besleyen özgün resim dünyasını kuran Hikmet Çetinkaya`nın yaratıcılık serüvenini bundan sonra daha özenle izlemem gerektiğini düşünüyorum; yeni sergisindeki sıra dışı resimler, sanatına özenle bakmamızı hak ettiren ve gerekli kılan bir yetkinlikte çünkü. 

Kırmızı – Siyah, Siyah – Kırmızı

Hikmet Çetinkaya`nın çoğu gelinciklerden oluşan resimleri, aynı konu üzerindeki ısrarlı çalışmaları, simgesel duygudaşlık” olarak adlandırılan estetik sorunu anımsamamıza neden olmaktadır.

Bilindiği gibi sanatı yaratan imgelemdir. Ancak kişinin dış dünyaya ilişkin deneyimlerinden kaynaklanan imgelemenin sanatsal imgeleme ulaşması için, duygu ve duyum olarak ifade edilen bir süreçten geçmesi gerekir. Tinsel bir etkinlik olarak görülen duygu ve duyumla sanatçı, kendi öz yaşamını, varlığını, bilinçaltı birikimlerini yakınlık duyduğu dış biçimde arar, kendini bir “Vahdeti-vücut” (varlık birliği) anlayışı içinde orada görür, onunla özdeşleşir. Bu olguya Robert VISCHER “simgesel duygudaşlık” (Sympathie Symblique) demektedir.1
Kimileri göz alabildiğine uzanan, kıpırtısız bozkırlarda, kimi heyecan dalgaları uyandıran toplumsal olaylarda, kimi kıraç topraklarda yaşam savaşı veren bir çiçekte bulur kendini.
Bunlar Hikmet Çetinkaya gibi kişilikli sanatçılara özgü niteliklerdir.

Sanatçının özdeşini binbir emekle yetiştirilen bahçe gelinciklerinde değil, Anadolu gelinciklerinde aramalıyız. Kırmızı siyah cıvıldaşmalarıyla bozkırların solgun yüzünü şenlendiren o kırçiçekleri, alçak gönüllü ortamlarda kendi kendine yeten nitelikleriyle yaşam savaşı veren gelinciklerdir.

Kırmızı içindeki siyah benekleriyle onlarda, bazen çocuk yüzlerinin cıvıldaşan saflığını, bazen genç bedenlerin ateşli sevisini ya da Wagner`in insan coşkusunu doruğa çıkaran müziğini algılarım.

Ateşin, karın, savaşların ve utkunun rengi kırmızı ve içinde yer alan siyahın soylu suskunluğu, kırmızının dokularımıza kadar işleyen çok güçlü uyarıcılık niteliğini dizginleyerek diyalektik bir denge kurmaktadır bu çiçekte. Çünkü “üç ana rengin birleşimi olan bu yüzden de bütün ışınımları (radyasyon) somurmuş olan siyah`ta”2 görünmeyen, bu yüzden de etkisi büyük olan renksel gizilgüç, ağırbaşlı, sakin bir soyluluk sezinletir.

Kimi, neyi anlatmaya çalışıyorum?
Kuşkusuz gelinciği! Ama o gelincik tarlasında birini görüyoruz bize bakan; sakin, sessiz…
Bu görkemli suskunlukta ateşli tutkular saklayan biridir o.
Gelinciğin tıpkısı değil, özdeşidir. Birinde kırmızı içinde siyah, diğerinde siyah içinde kırmızı yer almıştır çünkü.

Kayıhan Keskinok / 24 Şubat 2005 / Ankara

1 VENTURI Lionello (1969), Historie De La Critique D`Art Flamarion Paris, S.266
2 SAINT-JACQUE Camille (1989), Marc Devade Ecrits Theoriques (1) Editions Lettre Moderne, S.33

Sanatçının Chess Dergisindeki Röportajı

Hikmet Çetinkaya ,birkaç kelime ile kendini nasıl ifade edebilir?

İşini çok ciddiye alan, iş konusunda titiz, duygusal ve birazda aksi birisi olarak nitelendirebilirim.

Nasıl başladı bu hikaye neydi resim aşinalığınızı tetikleyen?

Okul yıllarında hiç sevmediğim resim dersiydi. Öğretmenini de sevmezdim. Malzeme götüremediğim için çok dayağını yedim. Ben içine kapanık, duygularını ifade edemeyen, anlatımda da konuşma özürlü olarak nitelendiriyorum kendimi. Lisede okurken bir kızın peşinde 3 yıl koşup da “seni seviyorum” diyememenin ezikliğini hep duymuşumdur. Bu bende renklerle kendimi anlatma ifade etme yeteneği kazandırdı ve boyalarla tanışma, resim serüvenimde başlamış oldu.

Resim nedir sizin için?

Paletteki sarıda temmuz sıcağını yaşamak, mavide ise okyanusun derinliklerine dolmak, siyahın üzerindeki bir damla kırmızının acısını yüreğinin içinde duymaktır resim. Kelimelerin anlamını yitirdiği yerde renklerin anlam kazanarak, duyguları anlatma çabasıdır resim. Yaşamak ve yaşatmaktır resim.

Resim, Hikmet Çetinkaya’ya neler getirdi ve ondan neler götürdü?

Tuvalin yüzeyinde, fırça ve boyalarla, duyguları geceler boyu sınırsızca yaşama tadı verdi. Türkü tadında yaşamak. Geriye ne kaldı derseniz; gözünü açıp uyandığında diz boyu yalnızlık.

Neden gelincikler bunun altında yatan ana tema nedir?

Gelincikler sayesinde 2001 yılında İsveç-Stockholm Dünya Sanat Fuarına çağrıldım. Gelincik objesini farklı yaptığım için orada olduğumu öğrendim. Fuara katılan ülke bayraklarının yanında Türk Bayrağı da vardı, gururlandım. Ağladığımı hatırlıyorum.
Gelinciğin ömrü 3 gündür. Japon felsefesine göre insan ömrü de 3 günmüş. Dün, bugün ve yarın. Dün geçti, yarın gelmeyebilir. Önemli olan bugün, bu an. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi. Yaşamamız gereken, sahip olduğumuz zenginliklerin farkına varıp değerini bilmek. Biz insanoğlu bir şeylerimizi kaybettiğimiz zaman değerini anlıyoruz. Sağlığımızın, dostlarımızın, sevdiklerimizin değerini onları yitirince değil de sahip olduğumuz zaman kıymetini bilmeliyiz. Yarınları düşünmekten bu günü, bu anı yaşamıyoruz. Sahip olduğumuz zenginliklerin farkına bile varamıyoruz.
İşte gelincik bize, içinde bulunduğumuz zaman diliminin kıymetini bilerek doyasıya yaşamayı fısıldıyor yüreğimize.

Renklerinizde hep değişken bir psikoloji var bazen çok sıcak bazen de soğuk bu hislerinizi besleyen kaynak nedir?

Resimlerimi çok iyi tahlil etmişsiniz. Değişken oluşum doğrudur, balık burcu olduğumdan belki de. Resimlerimi besleyen tek kaynak acılarımdır. Ben acılarımla, yaşanmışlıklarımla coşuyorum tuvallerimde.

Çizim karakterinizi fırça darbelerinizi yazım diline dökersek Hikmet Çetinkaya bununla ilgili neler yazabilir?

Offf … neler yazılmaz ki .. Şehit düşen bir ananın yürek yarasını, bir şehit anası anlar. Damdan düşen misali .. Ben yazmasına yazarımda siz anlayabilirmisiniz bilemem. Çanakkale şehitleri anma gününde anzak askerlerinin yakınları neden yakalarına gelincik takarlar, kan kırmızısı o sevilesi gelincikleri; anlayabilirmisiniz …. ?

Hikmet Çetinkaya deneysel bir ressam mıdır?

Yaşamı kitaplardan değil, mücadele ederek düşe kalka öğrendim. Kırmızıyla mavinin karışımının mor olduğunu deneyerek ve yaşayarak öğrendim. Hüzünleri sevince katık ettim.

Gelecekte neler bekliyor sizi? Hali hazırda ne gibi projeler var?

2 Haziran’da Bulgaristan, Temmuz ‘da Atina, 23 Ekim de Paris Louvre Müzesinde kişisel resim sergim olacak. Arkasından Kanada Büyük Elçimizden sergi daveti aldım. Gelecekte çok ama çok çalışmak bekliyor beni.

Hayalleri var mıdır Hikmet Çetinkaya’nın?

Hayali olmayan insan yaşar mı? Hayallerim benim resimlerimin eskizleridir.

Birazda hayat ve moda; Hikmet Çetinkaya’nın bir günü nasıl geçer her şey planlımıdır?

Yaşamımı planlamayı sevmiyorum. Spontane yaşamayı seviyorum. Geç kalkıyorum, uykuyu çok severim. Mutlaka her gün duş alarak güne boşlarım. Spor giysiler giymeyi ve cam bardakta demli çay içmeyi seviyorum. Çevremde temiz ve bakımlı insanların olması bana keyif verir.

Kıyafet seçimi önemlimidir sizin için? Olmazsa olmazlarınız var mıdır?

Çok önemlidir kıyafet seçimim. Siyah ve gri renklerdeki spor giysiler tercihimdir. Olmazsa olmazlarım şapka ve atkıdır.

Genelde nasıl bir tarzınız vardır? Marka takıntınız var mıdır?

Marka değil de daha çok herkesin üzerinde görülmeyen veya az görülen, farklı tarzdaki giysiler tercihimdir.

Hikmet Çetinkaya nerelerden alışveriş yapar?

Alışveriş manyağıyım diyebilirim. Paris’te de bir resim atölyem olduğu için çok fazla yurt dışına çıkıyorum. Paris’ten de alışveriş yapıyorum. Belirli bir yerim yok. Farklı değişik bir kaliteli giysi gördüğümde alıyorum.

Sizi en iyi anlatan kıyafet kombini nedir?

Siyah çizme, siyah düşük bel kot ve geniş siyah kösele kemer. Üzerinde küçük bir arması olan gri tonlarda T-şort, siyah ve gri çizgili atkı boyunda. Ve tabii ki siyah lanvin deri şapka.

Gece yaşamını sever misiniz ya da başka bir alternatif var mı sizin için?

Geceleri; şöminesi olan veya geniş ferah iyi dekore edilmiş bir restoran da sevdiklerimle kırmızı et yiyerek şarap içmek tercihimdir. Bar veya diskoları sevemedim.

Resim haricinde kalan zamanlarda neler yaparsınız?

Resim harici pek zamanım kalmıyor, ayrıca resim dışında geçirdiğim her zamanı, sevgilime ihanet etmiş gibi hissediyorum. Resim benim diğer yarım, tamamlayıcım.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Resimlerimde bir dünya kurdum kendime … Acılarımı yüreğime gömdüm. Tutsak sevgileri, barış uğruna yapılan kavgaları, ihanete uğramış dünyayı (ve kendime dair ne varsa) acılarımı ve umutlarımı kendi dünyamda sorguladım .. Fırça ve boyalarımı tanıklığa çağırdım .. Suçlu bulamadım .. Umutlarıma sığındım .. Çipil çipil yağdı umutlarım, avuçlarımdon taştı.. Tuvallerimde renk oldu … Çocukluğumu yaşayamadan büyüdüm ben. Ama umutlarımı hiç yitirmedim. Karşıma çıkan hiçbir güçlüğe boyun eğmedim, yılmadan çalıştım, ezilmedim.
Yeryüzünde ezgiler çalındıkça ve türküler söylendikçe notalara eşlik etsin boyalarım. T uvallerimle gün ağarıncaya kadar sevişmeliyim. Sevişmenin yorgunluğunu tadayım istiyorum.
Benim için keyifli bir sohbetti. Size ve okurlarınıza bana katlandıkları için teşekkür ediyorum.
Yaşamları hep renkli olsun…….

Chess Dergisi / Mayıs 2008

Gelincikler ressamı; “Hikmet Çetinkaya”

2009 İstanbul Tuyap/Sanat Fuarı’na katıldığımda ilk gördüm o muhteşem resimleri. Bir ormana dalmış veya sabah  çiğ tanelerinin üzerine konduğu gelincik tarlalarında dolaşıyormuş gibi hissetmiştim. O zamanlar gazetemizde yazmıyorum. Resim yapıyorum ve çok seviyorum. Bu vasıfla sanatının bir hayranı olarak tanıştım Hikmet Hoca’yla. Uzuuun uzun hayranlıkla seyrettim tablolarını.

Sonra Kosova maceramda tanışmaktan pek mutlu olduğum Asiye Aytan’ın, Hikmet Hoca’nın atölyesine devam ettiğini öğrendim. Sorduğumda hocası için; “İnanılmaz derecede çalışkan, yenilikçi, atılımcı bir sanat insanı. Atölyesinde herkes mutludur, üreticidir, hocalarını çok severler. Herkesin sorunu ile ayrı ayrı ilgilenir, çözüm arar. Sanatının yanında insan yönü de bizi çok etkiler” dedi.

Teknolojiyi çok seviyorum. İmkansız gibi görünen bir çok şeyi halledebiliyorsunuz. Ve internet aracılığı ile birkaç yazışmadan sonra bu söyleşiyi gerçekleştirdim;

1-Hikmet Çetinkaya; nerede doğdu, nasıl bir aile ortamında yaşadı. Biraz çocuk Hikmet’i anlatabilir misiniz?

Hikmet Çetinkaya’nın çocukluğuna inersek çıkamayız. Oralar benim acılarımdır. Unutmaya çalışıp bir türlü unutamadığım ama yaşamımın da bir parçası olan gerçeklerdir. Birçok röportajımda çocukluğumu yaşayamadan hemen büyüdüm demişimdir. Annemi ufak yaşta kaybettiğim için üvey anne elinde, (tamda üveyliğin hakkını vererek) büyüdüm. Çocukluktaki boşlukları siz doldurun işte.

2-Bu resim aşkı nasıl başladı ve gelişti?

Yaşama karşı dik durma, mücadele, yaşanılması gereken hayatın bir türlü gerçekleşememesi, hiç olmazsa hayalini kurduğum hayatın tuvallerde  boyalarla yaşanması, beni resme itti. Daha doğrusu ben mi resme gittim, resim mi bana geldi orası tam net değil. Ortaokulda resim dersini hiç sevmezdim. Malzeme temini benim için zor olduğu için öğretmenden dayak yer dururdum. Lisede resim dersi yoktu. Hayata bir an önce atılmak meslek sahibi olmak için Denizli Endüstri Meslek Lisesi Motor Bölümü’nden mezun oldum. Ankara’da Makine bölümünde okudum. Okulu bırakıp Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne girdim. Resim, renkler tam bana göreydi. 4 yıl okuduktan sonra 1982 yılında Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldum. Sonraki yıllar yaşam mücadelesi, okullarda resim öğretmenliği, atölye kurma girişimleri, Avrupa ülkelerindeki sanat eğitimi ve yöntemlerini inceleme, araştırma çabaları. Özü resimi baştan bir kez daha okuma, öğrenme süreci yani.

3-Ailede sizden başka sanatla ilgilenen var mı?

Ailemde sanatla ,resimle uğraşan yoktu. Öyle profesyonel anlamda hiç yok. Her gencin hobi olarak uğraştığı şiir denemelerini saymazsak tabi. Benim babam işçi emeklisiydi. Aile bağlarımız biraz kopuktu. Benim üzerimde en çok etkili olan, yaşam mücadelemde destekçim Denizli’de serbest meslekle uğraşan Hüseyin Çetinkaya olmuştur. Ağabeyime minnettarım.

4-Resme ilk başladığınız yıllarda idolünüz var mıydı?

Olmaz olur mu? İdolsüz, kendinize hedef olarak birisini almazsanız olur mu hiç. Her daldan, toplumdaki başarılı her insan benim idolümdü. Resim dalında Van Gogh , C.Monet, P.Gaugen benim en yakın dostlarımdı sanki. Onları kendime çok yakın bulurdum. Resim olarak, yaşam biçimi olarak tam benlikti. Müzik alanında Mıreille Mathıeu mesela beni çok etkilemiştir. Hatta bir ara onun parçalarını ezberlemiştim.

5-Size “gelincikler ressamı” diyorlar. Resme başladıktan hemen sonra herhalde gelincik resmetmeye başlamadınız. İlk başlarda konu dağılımınız nasıldı. Sonra nereden esinlenerek gelinciklerle devam ettiniz. Sadece gelincik mi yapıyorsunuz artık?

Benim adım “Gelincik Adam” kaldı biliyor musunuz. Yurt dışındaki etkinliklerimde ismimi telaffuz edemeyenler bana bu ismi taktılar. Aslında hoşuma gidiyor. Birde başında Türk kelimesi var. Gururlandığım çok olmuştur. İlk yaptığım konular havadan sudan şeylerdi. Her şeyin resmini, her konuyu yapardım. 90 lı yıllarda kar ve yağmur resimlerim çoktu. Zaman zaman o dönemin resimlerini topluyorum. Koleksiyon yapıyorum. Gece resimlerim, kar veya yağmur yağarken boyadığım resimler, yağmur yağarken gözlerimi kapatıp yağmur damlacıklarını ruhumda hissederdim. Kar üzerinde yürümek, kurduğum hayaller, Sezen’in müziklerinde ruhumu doldurup, tuvalde boşaltmak. Heyecanlı yıllardı. Sergiler, fuarlar, festivaller bir birini kovalayıp durdu.

Taaaakii İsveç Stockholm Dünya Sanat Fuarı’na çağrılana kadar. Hayatım değişti desem yeri vardır. Burayı biraz açmak istiyorum. Bu sayede de o dönemi tekrar yaşamak istiyorum. Stockholm’e uçağımız yaklaşmıştı. Kaptan pilottan konumumuz ile ilgili bilgiler anons yapılıyordu. Daha sonra kaptan pilot; “Dünya Sanat Fuarının olduğunu ve Türkiye’nin de yer aldığını, katılan sanatçımızın şu an uçağımızda bulunduğunu” anons yaptı. Hostesimiz biraz sonra, şık bir tepsi içerisinde,  küçük bir şarap ve kadeh, Hikmet Çetinkaya’yı arıyor. İkram edilen şarabı yudumlarken alkış seslerinden gözlerim dolmuştu. Fuarda olduğumuz içinde diğer ülke bayraklarının yanında Türk Bayrağı asılmıştı.

Tekrar tekrar yaşanılması gereken anılar benim için. Fuara neden beni çağırdıklarını sordum. Gelincik objesini farklı yaptığımı, değişik bir şekilde işlediğimi anlattılar bana. Beynimde birden bire şimşekler çaktı. Ben yeni bir şey bulmuştum. Üzerine gitmem gerekirdi. Bende gelincik ile birlikteliğimi pekiştirerek, yıllarca sürecek bir yaşam içine girdim. Mutlu beraberliğimiz devam ediyor. İkimizde mutluyuz.

6-Sayısız sergiler açtığınızı biliyoruz. Sizi en çok etkileyen sizin içil özel olan yurt içi veya yurt dışında unutamadığınız bir serginiz var mı?

İlk katıldığım İstanbul Tüyap Sanat Fuarıydı. 2000’ li yıllardı yanılmıyorsam. Bir çok insanla tanıştığım, galericilerle uzun soluklu anlaşmalar yaptığım bir etkinlikti. Ayağımın yerden kesildiği yıllardı. Sonra Paris’te açtığım ilk sergim de güzeldi. Büyük elçimiz Sn. Uluç Özülker’in de katıldığı ve güzel bir açılış konuşması yaptığı bir etkinlikti. Bulgaristan, Plovdiv sergim, yine UNESCO etkinliğim var, bunlar unutulmaz sergilerdi.

7-Sergi konusunda bu kadar tecrübeli olmanıza rağmen hâlâ yeni bir sergi açacağınız zaman sancılanıyor musunuz?

Aslında  şimdi çok daha ürküyorum, korkuyorum gerçeğini bilmek isterseniz. Çünkü, eskiden fazla bir beklenti yoktu benden. Fakat yıllar geçtikçe bir yerlere gelince, benden beklentilerde artıyor. Her şeyin en iyisini, mükemmel yapmak zorundayım sanki. Hata olmamalı. Ufak bir aksaklık olsa, veya hoş olmayan bir durum gelişse eleştiri büyük oluyor. Bende de yıkım büyük oluyor. Elimden geldiği kadar bana yakışır bir şekilde, işimi ciddiye alarak her etkinliğimi yapmalıyım. Bir hata tüm doğruları götürür.

8-Soyut çalışmalarınız var mı,  soyut çalışma hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce sanat kim için var?

Bir dönem soyut çalışmalar yaptım. Daha çok benim tarzım, Empresyon,  renkçi ve lekeci. Her tarzı seviyorum, her türlü çalışmaya saygı duyuyorum ama bana, yapıma uygun olmayan çok resim görüyorum. Fakat bunlar kötü değil. Bana hitap etmiyor sadece. Klasik bir soru vardır. Sanat toplum içinmi, sanat içinmi diye, bilmem hatırladınız mı? Bence sanat benim için. İçimi dökmek, deşarj olmak, rahatlamak için yapıyorum. Toplumdaki günlük etkilenmelerim, yaşadıklarım, hissettiklerim paletten tuvale akıyor, Resim oluyor sonra..

9-Diyelim ki; büyük bir emek vererek yaptığınız tablonun 2 alıcısı var.
1.Zengin ama kıymet bilmez bir iş adamı,
2.Parası olmayan ama, saatlerce tablo karşısında hayran hayran izleyecek bir sanatsever. Hangisini tercih edersiniz?

Kesinlikle kıymet bilen tabii ki. Ben size bir soru yönelteyim izninizle. Çok zengin kıymet bilmez birine mi, yoksa değer bilir ama çok parası olmayan birisine mi kızınızı verip evlendirirsiniz. Sonuçta mutlu olmak var.

10-Kanada sanat elçimiz Atanur Doğan’la yaptığım bir söyleşide; 6 ay Türkiye’de 6 ay da Kanada’da yaşadığını söylemişti. Sizin de Paris’te atölyeniz  var, böyle bir zaman dağılımı yapıyor musunuz ve size de “Fransa sanat elçimiz” diyebilir miyim?

Bu çok ciddi ve iddialı olur. Bu misyonu ben kendi kendime alamam, toplum yükleyebilir. Ayrıca Fransa deyince aklımıza, Utku Varlık, Komet, Onay Akbaş, Ömer Kaleşi gibi çok değerli sanatçılarımız önce geliyor. Benim için Paris Türkiye’de neler yaptığımı sorguladığım kendimi bulmaya çalıştığım, bilgimi ve görgümü artırmaya çalıştığım bir yer. Galerileri geziyorum, yeni tatlar yakalamaya çalışıyorum. Hatta eşimle birkaç yıl sonra temelli yurt dışında  yaşamayı düşünüyoruz.

11-Kosova’lı ressam Ethem Baymak, bir söyleşi esnasında “Sanat yaratmaktır. Yaratmak için de her daim aşk olmalıdır” demişti. Siz nasıl düşünüyorsunuz, aşk olduğu zamanlarda daha mı üretken oluyorsunuz? Eğer öyle ise; yeni evlendiğinizi duydum.- Mutluluklar diliyorum- O zaman bu aralar en üretken olduğunuz zaman olmalı. Eşiniz de ressam mı?

Ben aşk değil de, heyecan diyorum buna, Bir şey beni çarpmalı, heyecanlandırmalı, damarlarım da ki kanın hızlı aktığını, yüreğimin çarptığını hissetmeliyim. Aynı heyecanı, bir resim yapmak gibi eşimde de hissediyorum. Eşim le birlikte olmak tabii beni heyecanlandırıyor. Bir okyanus gibi, denizin dibi çok büyük her bölgesi araştırmaya değer, yeni heyecan yeni bir soluk olarak değerlendiriyorum. Aşk tan önce saygı ya daha çok güveniyorum. Aşk kısa vadeli olabilir, Eşim resimden çok sporla ilgileniyor. Ben resim çalışırken heyecanlanıp birkaç denemesi oldu, onları da bana sattı. Zararlı çıktım. Herkes kendi işini yapsın derim….

12-Genelde sanata aşık kişiler tek dalla yetinmiyor. Kimi şair, kimi yazar, kimi müzisyen. Sizde de böyle başka bir sanat dalı ile uğraşı var mı?

Ufak demelerim oldu, fakat şairim dersem şimdi gerçek şairlere hakaret etmiş olurum. Hayatında 2 tane resim yapan kişi geçip de karşıma bende ressamım demesi gibi komik olur. Dedim ya herkes işini yapmalı.

13-Gelincikler yaparak bazen kendinizi tekrar etmek gibi bir duyguya kapıldığınız oluyor mu?

İyi ki bu soruyu sordunuz,  teşekkür ederim. Bakın, Fransızların Dünyaca ünlü ressamı Empresyonizmin babası Cloud Monet  nilüferleri ile anılır. 32 yıl nilüfer yapmış. Yapmakla yetinmemiş, Vernon yakınların daki Civerny kasabasına yerleşip havuzda salkım söğütler arasında nilüferler yetiştirmiş. Şimdi Monet’in evi müze oldu. Kimse Monet’e “Ne zaman nilüferleri bırakacaksın, bıkmadın mı?” diye sormadı. Biliyor musunuz benim adımda yurt dışında gelincik adam. Dedim ya, gelinciklerle beraber mutluyuz, Kimseye zorla gelin bakın izleyin demiyorum. Sevmek kadar, sevmeme, bakmama, izlememe hakları da var insanların. En güzel eserim daha başlamadığım gelincik tablomdur. Bir gün mutlaka yapacağım. Bu uzun bir yol…..

14-“ Hikmet Çetinkaya” nasıl olunur? Bu işe yeni başlayanlar için neler önerirsiniz?

Çok çalışmak, inatçı olmak, pes etmemek, inanmak. Her şeyden önce arkanıza baktığınızda yaşanmışlıklarınız olmalı, içinizi kemirmeli anılar, resim yap diye fırça ve boyalarınız dövüşmeli. Resim yapmamanın, yapamamanın sızısını iliklerinizde hissetmelisiniz.

Böyle bir fırsatı bana verdiğiniz için teşekkür ederim.
Sevgi ve saygılarımla.

Bu keyifli söyleşi için asıl ben teşekkür ederim. Sizin gibi Ülkemizi yurt dışında da başarı ile temsil eden, tanıtan, bayrağımızı uluslar arası sanat fuarlarında onurla dalgalandıran bir sanatçımız olduğunuz için sizinle gurur duydum. İyi ki varsınız.

Hülya Sezgin / haberhurriyeti.com

Şiirsel ve Hüzünlü Tinselliğin Coşkulu ve Tutkulu Fırça Darbelerindeki Sessiz Çığlığı

“Siyah gecelere ekilen kırmızıda büyüyen gelincikler”

“…Kırmızı içindeki siyah benekleriyle onlarda, bazen çocuk yüzlerinin cıvıldaşan saflığını, bazen genç bedenlerin ateşli sevisini ya da Wagner’in insan coşkusunu doruğa çıkaran müziği algılarım. O gelincik tarlasında birini görüyoruz bize bakan, sakin, sessiz… Bu görkemli suskunlukta ateşli tutkular saklayan biridir o. Gelinciğin özdeşidir. Birinde kırmızı içinde siyah, diğerinde siyah içinde kırmızı yeralmıştır çünkü. (Kayıhan Keskinok, Ankara, 24 Şubat 2005)”

Hocam, 1982 Gazi Eğitim Resim Bölümü’nden mezun olduğunuzu biliyoruz. Resim yaşamınız da okulla birlikte mi başladı, yoksa çocukluğunuza dayanan bir eğilim, etkilenme veya yönlendirilme oldu mu?

Hayır aksine, lisede resim dersleri bir kabustu benim için. Resimle daha sonraki yıllarda tanıştım. Ama boyalarla tanışıp onlarla oynamaya başlayınca da büyülendim. Denizli Endüstri Meslek Lisesi Motor Bölümü’nden mezun oldum ve Ankara’ya kendi dalımda eğitimime devam etmek için geldim. Fakat o günkü koşullarım ve yaşadığım deneyimler beni o kadar çok etkiledi ki dünya görüşüm, yaşamdan beklentilerim değişti. Kendimi ifade etmek, fikir ve üretkenliğimle var olabilmek, boya ve renklerle konuşmak, yarınlara daha kalıcı şeyler aktarabilmek arzusu öne çıktı. Paleti ve tuvali tercih ettim. Gazi Eğitim Enstitüsü sınavlarına girdim, kazandım ve sanat serüvenim başladı. Okul ve iş yaşamını birlikte sırtladım. Hem benim koşullarım, hem de ülkemizin o yıllarda yaşadığı öğrenci olayları nedeniyle zor yıllardı benim için. Ama bana çok şey öğreten ve daha sonra hep özlemini çektiğim yıllardı.

Öğrencilik yıllarınızda resim adına sizi etkileyen, yaşamınıza yön veren kişi veya olaylar var mı?

Van Gogh, Gaugin, İbrahim Çallı, Hikmet Onat gibi sanatçıları tanıdıkça çok etkilendim. Özellikle Gaugin’in bir banka müdürüyken sanat aşkına bir başka ülkeye gidip yaşadığını öğrenmek beni çok etkiledi. Onların resim anlayışlarına ulaşmanın bu okulun ötesinde bir çaba gerektirdiğine inandım. Avrupa’ya okulda aldığım eğitimin dışında daha neler öğrenebilirim düşüncesiyle araştırmalar, etüdler yapmaya gittim. O yıllarda desen ağırlıklı çalışma dışında, renk ve leke ağırlıklı anlayışı benimsedim ve kendimi o yönde geliştirmeye devam ettim. Kendi sanat anlayışıma her katkıyı ileriki zaman dilimi içerisinde oluşturmayı düşündüğüm sanat eğitimi atölyesinin temel eğitim notları haline dönüştürdüm. Yani  bir yerde yeni edindiğim bilgi ve deneyimleri ileriki zaman diliminde etrafımla nasıl paylaşırım diye program haline getirdim.

Öğrencilik sonrası nasıl devam etti resim serüveniniz?

Ankara’da kendi ismimi taşıyan resim atölyesini ve daha sonra Çetinkaya Sanat Galerisi ile Galeri Hera’yı kurdum. Diğer yandan Karayolları Genel Müdürlüğü, DSİ Genel Müdürlüğü, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Hava Lojistik Komutanlığı gibi kurum ve kuruluşlarda resim atölyesi kurulmasına öncülük yaptım. Resim dersleri verdim ve sanat danışmanlıkları yaptım. Bu sanat anlayışımın bir parçası. Bir de diğer yanı var. Yani kendi içimde neler yapabilirim, kendimi aşma ve derin okyanusların dibindeki yaşamı inceleme, araştırma gibi bir yerde. Engellerle, nefes almanın bile zor olduğu yıllardı. Kendimi var kılmanın bir başka deyişle bu uzun maratonda ben de varım demenin, dinozorlarla aynı yolda koşmanın bir yoluydu bu. Yere düşmeden, düştüğünde ise bir avuç toprakla yerden kalkmanın gerekliliğini bilerek koşmanın yoluydu bu. Daha çok okumalı, daha çok palet üzerindeki boyalarla sevişmeli, daha çok yorulmalı, yani her şeyin azıyla yetinmemenin bilincinde olduğum yıllar başlıyordu öğrencilik sonrası.

Resim tarzınızı tanımlar mısınız?

Renkçi ve lekeci, yani empresyonist (izlenimci) tarzda çalışıyorum. Görünen gerçeği kendi yüreğimden damıttığım yaşanmışlıkla harmanlıyorum. Çalışmalarım genellikle bez tuval üzeri yağlıboya. Genel olarak canlı renklerle ve doğa ağırlıklı çalışıyorum ama sipariş veya ısmarlama duygularla resim yapılamaz. O anki ruh halimin en uygun olduğu renk grubunda oluşuyor resimler. Genellikle hüzünlü renk grupları tercihim oluyor. Fakat ilginçtir hüzün dolu çalışmalarımın izleyenlere coşku verdiğine şahit oluyorum. Çalışmalarımın içeriği konusunda açıklama yapmıyorum, herkes kendi ruhsal durumuna göre adlandırıp yorumlayabiliyor.

Gelincik sizin için mutlaka özelliği olan bir konu olmalı. Hatta İsveç Stocholm Dünya Sanat Fuarı’na gelinciklere getirdiğiniz farklı yorum nedeniyle davetli katıldınız. Gelinciklere olan özel ilginiz ne zaman, nasıl doğdu?

Evet, 1999 yılında bir yağmur çalışması yaparken damlacıklardan boynunu bükmüş gelincikler yapmıştım. Sonra aynı çalışmayı yağmursuz yaptım ve değişik sürümlerini çalışıp sergiledim. Ankara’da bulunan IMF heyeti galeri gezerken tesadüfen benim sergime geldiler. Bir kaç adet tablomu aldılar ve ardından Stocholm’deki Sanat Fuarı’na katılma çağrısı aldım. Gelinciğe getirdiğim farklı yorum ve özgün anlatımımdan dolayı yaşadığım gelişmeler benim için büyük bir şanstı. Basında haber olarak yer alması ve ardından sanat galerilerinden gelen tekliflerle, sanat yaşamımda önemli bir dönüm noktası olmuştu gelincikler.

Çiçeklerin dilinde, felsefesinde veya mitolojide de ayrı bir anlamı ve yeri var mıdır gelinciklerin?

Gelincik, doğadaki görkemli duruşu ve kırmızı rengiyle tarih boyunca insanların ilgisini çekmiştir. Homeros’un İlyada’sında yer alır. Ölen savaşçılar gelinciklere benzetilir orada. Eski Yunan/Roma mitolojisinde de gelincik bir çok tanrı ile ilişkilendirilir. Örneğin Morpheus (Uyku tanrısı Hypnos’un üç bin çocuğundan biridir ve insanlara uykuda çeşitli biçimlerde görünen düşleri simgeler) uyutmak istediklerine gelinciklerden yaptığı taçlardan verirdi. Morpheus için yapılan tapınaklar da bu yüzden gelinciklerle süslenirdi. Romalılar ise kara sevdaya düşenlere gelinciklerden yaptıkları içeceklerden verir ve bu içeceklerin aşk acısını dindireceğine inanırlardı. Japonlara göre gelinciğin ömrü üç gündür, insanların ömrü de üç gündür. Dün, bugün ve yarın.. Dün geçti, yarın gelmeyebilir. Önemli olan bulunduğumuz anın değerini anlamaktır. Gerçekten de sağlığımızın, dostlarımızın ve birikimlerimizin değerini anlamalıyız. Bunun için kaybetmeyi beklememeliyiz. İşte gelincik her baktığımda sahip olduğum değerleri hatırlatıyor ve ne kadar zengin olduğumu fısıldıyor bana.

Yılda 12 ay, haftada 7 gün sanatın hiç durmadığı ve hep dolu dolu gördüğümüz atölyenizde çok değerli ressamlar yetişiyor. Bu yoğun paylaşımın ve emeğin başarı sırları ve motivasyon kaynağı nedir?

Bildiklerimi aktararak kafamda yeni bilgilere yer açma arzusuyla başladı atölyem. Kafamda tutarak paslaşacak, gelişmeyecek bilgiler yerine onları insanlarla paylaşarak, tüm bilgilerimi onlara aktararak kendimi de aşmayı tercih ettim ben. Çizginin, desenin yanı sıra renk kavramını ön planda tutan bir sistem ortaya koyduk. Çalışmalarımızda hobinin ötesinde okul disiplini ve anlayışı içinde çalışmayı ilke edindik. Eğitimlerimizin tüm unsurlarını  empresyonist, renkçi ve lekeci tarz üzerine oturttuk. Uzun soluklu ve geniş kapsamlı bir çalışma sistemi kurduk. Arkadaşlarımızla bu süreç içinde karma ve kişisel sergiler, etkinlikler yaptık, festivallere, fuarlara katıldık. Bu arkadaşlarımızla yurtdışına açıldık ve yurtdışında çalışmaları çok beğenildi. Eserlerinin evrensel sanat anlayışının neresinde olduğunu görmeleri ve özgüven kazanmaları açısından önemli etkinliklerdi bunlar.

2004 yılında atölyemizdeki 8-10 yıllık deneyimli, renkçi, lekeci tarzda çalışan arkadaşlarımızla Paris’te bir sergi açtık. UNESCO büyükelçimizin beğenisi ve önerisiyle 2006 yılında Paris-UNESCO’da sergimiz oldu. Atölyemiz dışından ustaların da bulunduğu 45 kişi ile UNESCO’ya gittik. Orada ülkemizi temsilen açılan sergi büyük yankı uyandırdı. Atina, Moskova, Bulgaristan, Kıbrıs, iki kez Yunan Adaları (Patmos, Girit, Santorini, Mikanos) ve üç kez Paris’te sergilerimiz oldu. ‘Anadolu’dan Esintiler’ ve ‘Türkiye’den Renkler’ adı altında açtığımız sergileri geleneksel kılmak ve Türk resmini ve ressamını dünyaya tanıtmak çaba ve arzumuz ile etkinliklerimiz hala devam ediyor.

Atölyenizde çalışan ressamlara 2009 yılında özel bir törenle 10. yıl plaketi verdiniz. Bu tören geleneksel mi, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet, geleneksel bir törendi. Ancak diğerlerinden biraz daha farklıydı. Türkiye’deki Fransa Başkonsolosu’ndan tutun da, Paris’teki Anadolu Kültür Merkezi Başkanı’na kadar bir çok değerli konuğun bir araya geldiği nezih bir topluluktu. 2, 5 ve 10 yıldır atölyemizde eğitim gören sanat yolcusu dostlarıma plaket verdik. Elele, kolkola yaptığımız yurtdışı etkinliklerini, başarılarımızı kutladık. Paris’teki Türkiye yılı kapsamındaki yaptığımız serginin başarılı geçmesiyle coştuk, eğlendik.

Paris’teki atölyenizi ne zaman açtınız. Hem Türkiye’de hem de Paris’te çalışıyor, öğrencilerinizle birlikte kendi sanatınızda da etkinliklerinize yenilerini eklemeye devam ediyorsunuz. Yorucu olmuyor mu bu tempo?

2002 yılında Paris’teki atölyemi açtım. Her fırsatta orada da sanatı solumaya gayret ediyorum. Günde 15 saat çalışan biriyim ben. Resim yapmak, çalışmak ya da resim yapmaya zaman ayırmak değil, bir yaşam biçimi benim için. Gece gündüz, tatil, hafta içi, hafta sonu gibi kavramlar yok yaşamımda. İlk kişisel sergimi 1994 yılında açtım. Bugüne kadar 12’si yurtdışında olmak üzere 61 kişisel sergi açtım, 500’den fazla karma sergi ve etkinliğe katıldım. İnsan ruhunun varlık gerçeğine bir parça aydınlık katmak için düştüm yola. Yüreğimi döğen sanat çekici, fırçam tualde yönlendirdiğinde varolmanın tadını, doyulmaz hazzını yaşıyorum.

Aldığınız ödüller?

Kavaklıdere Rotary Kulübü tarafından 2006-2007 döneminde yılın meslek başarı ödülü verildi. Kanada’da Savaş Müzesi’nde eserlerim kabul edildi ve sergilendi. Bir çok yarışmanın jüri başkanlığını ve seçici kurul üyeliğini yapmış olmamdan, sanatsal destek sağladığımdan  kurum ve kuruluşların vermiş olduğu plaketlerin dışında bir ödülüm olmadı.

Şiir ve müzik diğer iki önemli tutkunuz. ‘Kırmızı, Ben ve Gelincik’ isimli kitabınızda resimlerinize bakarken, şiirlerinizi ve felsefi yazılarınızı okurken kulağımıza türküler ve hüzünlü şarkılar geliyor…
Evet. Kitabıma da ‘Tuallere sığmayan rengarenk bir dünya benimkisi’ diye başladım zaten. Gerçekten de resmin tek başına anlamsız olduğuna inanıyorum. Sade ve yalındır. Paletteki boyaları tuvale aktarırken biraz türkü tadında hüzünler, biraz şiirlerin kelime aralarına sıkışmış yaşanmışlıklardan katıp, yüreğimin süzgecinden geçirdikten sonra tuvale aktarıyorum. Şiirlerdeki kelimelerin iç derinliği, anlam zenginliği başımı döndürüyor. Şiirler için resim yaptığımı bilirim. Orta Anadolu, Ege, hatta Urfa yöresi türküleri de paletimde bir renk oluşturmuştur. Resimlerimi izlerken ben de o türküleri, o şiirleri duyumsayarak izliyorum. İzleyenlerin de bunu hissetmesi çok hoş.

Sanatçının salt sanatıyla değil kişiliği, yaşam biçimi, duruşu ve icraatıyla öncü insan olduğunu düşünürsek, bu bağlamda beğendiğiniz,e tkilendiğiniz ve izlediğiniz sanatçılarımız kimlerdir?

Elbette sanatından önce sanatçının kişiliği, durduğu yer, durma şekli beni daha çok etkilemiştir. Kıskanç, yüksek egolu, paylaşımcı olmayan, merkeze kendisini koyan bir insan dünyanın en güzel eserini yaratsa da benim gözümde kötüye örnek teşkil eder. En çok etkilendiğim, beni çarpan, eserlerini takip ettiğim ve örnek aldığım sanat insanlarının başında hocam Mustafa Ayaz, Kayıhan Keskinok, Orhan Çetinkaya, Feyha Özsoy gibi burada ismini sayamadığım değerli büyüklerimin yaşamını ve sanatçı kişiliğini örnek alıp izlemişimdir.

Eşiniz Oytun Hanım’a aşkınızı da, sergi afişinizde yeralan ve onun isminin baş harflerinden oluşan şiirinizle öğrendik zaten. Nasıl tanıştınız? Çalışmanıza, sanatınıza nasıl yansıdı bu aşk? Renklerinizdeki hüzün, coşkuya dönüştü mü?

Keşke bu soruyu Oytun’a sorsaydınız, ne düşündüğünü ben de merak ediyorum doğrusu. Üzüldüğüm konu, eşimin resimlerimden sonra gelmesi. Resim benim için soluk almak, ekmek yemek, koşmak, yürümek gibi bir şey. Oytun ise yüreğimin diğer yarısı. Sevindiğim konu ise, eşimin çok anlayışlı olması, bana destek vermesi.
Bu konuda çok dilim yandığı için, bir kere tökezlediğimden yoğurdu üfleyerek yiyordum. Hayatta, yaşamımı paylaşacağım insanın nasıl birisi olması gerektiğini önce saptadım. Yoksa olmasın. Yani var olanlardan birini seçip evlenmiş değilim. Evlenmeyebilirdim de. Uzun yıllar yalnız olarak yaşamımı sürdürdüm. Böyle gidebilirdi de. Sorun yoktu. Ama düşündüğüm hayalini kurduğum birisini görünce daha doğrusu tanıştırılınca bulutlar çarpıştı ve yağmur yağdı.

Sanatın ve sanatçının toplumun öncü değeri olması gerektiğine olan inancımla, sosyal projelerinizi burada kutlamak isterim. Adıyaman’daki engellilerle zirvede buluşmanız, Lösev yararına yaptığınız etkinlikler, SHÇEK yuva ve yetiştirme yurtlarında atölye çalışmalarınız şu anda aklıma gelenler. Sosyal proje ve etkinliklerinizden bahseder misiniz?

Bu sanatçı sorumluluğu, insan olmanın, sorumlu ve duyarlı olmanın bir ürünü olarak görüyorum. ‘Bana ne’ demeden, karanlığa küfür etmeden, bir mum yakmanın, karanlığa, çaresizliğe ve yaşam zorluklarına karşı mücadele etmenin bir göstergesi olarak görüyorum. Nereden geldiğimizi değil de, nereye gittiğimizi ve giderken önümüze ne gibi sürprizler çıkabilir, bunları düşünerek kolkola girip halaylar çekebilmenin gerekli olduğunu düşünen gönüllü insanlardanım. Körler vakfından, zihinsel engellilere, Lösev’den, çocuk yuvalarına, eğitim ve öğretime burs veren bütün kurumların yanında oldum. Severek isteyerek. Bunun mutluluğunu içinde olmayan kimse bilemez. Ayrıca bu duruma çok kolay gelmedim ben. Çok zorlu yollardan geçtim. Arkama dönüp baktığımda unutmamam gereken zor yıllar vardı. İsterseniz bu konuyu fazla açmayalım. Sonra ağlarsam susturamazsınız.

Bu konuda önümüzdeki dönemde yeni projeleriniz var mı?

Yeni proje demek yeni bir nefes almak demektir. İnsan nefes almadan yaşar mı sizce Semra Hanım? Proje çok bende. Fakat biliyor musunuz hayatta neyin hayalini kurduysam hepsini yaptım. O yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum. Yeni sergiler, yurtdışı etkinlikler her zaman heyecan verici olmuştur benim için. Bu projelerime bir de şimdi Oytun ortak oldu. Bir çoğunu beraber planlıyoruz. Elimdeki sıcaklığa ihtiyacı olan, tutup sıçramak isteyen her özürlü kardeşimin yanındayım. Düşünce özürlü olmasın insan yeter ki. Tahammül edemiyorum asalak insanlara.

Kendiniz için projeleriniz, beklentileriniz nelerdir?

Hayatın vahşi başdöndürücü aşkını tualime geçirerek sonsuzlaştırıyorum. Artık görevimi biliyorum ve bunu anlatıyorum ve anlaşıldığımı düşünüyorum. Bilincim, yüreğim ve fırçam işledikçe tuvalden tuvale sürsün bu uğraş. Fırçam ve boyalarım bana hiçbir zaman küsmesin. Yeryüzünde ezgiler çınladıkça ve türküler söylendikçe notalara eşlik etsin boyalarım. Tuvallerimle gün ağarıncaya kadar sevişeyim, sevişmenin yoğunluğunu tadayım istiyorum.

İçten paylaşımlarınız için teşekkürler hocam.

Ankara Life / 26 Mart 2010

Sanatta Eleştirme(me), Sanatçıyı Anlamaya Çalışma(ma)

1978 yılında girdiğim Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Resim Bölümünden 1982 yılında mezun oldum. O yıllar zor yıllardı, hiç bir şeyin kolay olmadığı bir dönemdi. Bir de bu zorluğun üzerine Gazi’li olmanın onuru ve gururu vardı.ünkü adını Gazi Mustafa Kemal’den almış, eğitimci ordusunun bir ferdisiniz. Hiç bir baskıya boyun eğmeyen, inandığı fikri savunan, katılmasa bile karşısındakinin fikirlerini dinleyen, saygınlık içerisinde eleştirisini dile getiren bir Gazi’li..

Çünkü… Bizden istenen vicdanı hür, fikri hür bir eğitimci, sanatçı olmamız istenmişti…

Okuyan, araştıran, yorumlayan, tartışan ve üreten bir sanatçı olmak yani erdemli olmak birinci vazifemizdi. Durduğumuz yer, durma şeklimiz bizim kişiliğimizdi, olgunluğumuzdu.

Öğrencilik yıllarımızda hocamız Galip Türkdoğan yazımın başlığında da bahsettiğim gibi “Sanatta Eleştiri, Eleştirme, Sanatçıyı ve Ürününü Anlamaya Çalışma, Yorumlamaya Çalışma” konusunu işlemişti. Aslında benim için bu sanatçıyı anlama, yorumlamanın dışında insan olmanın gerekliliğiydi sanki. İnsanı anlamaya çalışma, peşin hükümlü, ön yargılı olmama, katılmasan bile fikirlerine saygılı olmanın gerekliliğiydi sanki.

Olgunluğun göstergesi bir yerde…

Bu ilkelikler içinde yetiştim. Daha doğrusu bizim kuşak, Gazi Eğitimciler, ressamıyla, heykeltraşıyla bu olgunluk içerisinde terbiye edildik. Biz zannettik ki, gerçek sanatçı böyle olunur, herkes böyledir. Büyük düşüncelerin, büyük fikirlerin insanı böyle olunur.

Şimdi aynı hocamı yolda görsem, bu dersi hatırlatır, hocam yanılmışsınız derdim. Sanatçıya, ürünlerine tahammül edilmeyen, yorumlanmadığı gibi, sanatımızın ve sanatçımızın anlaşılmadığı bir dönemde hiçte saygınlık içerisinde eleştiri yapılmadığını, hatta hakaret düzeyine varan sözler sarf edildiğini, ürünlerimize tükürüldüğünü, sanat insanlarımızın yakıldığını söyler, bizi nasıl yetiştirdiniz, bunun hangisi doğru, hangi görüşü kendimize rehber edineceğimizi sorardım.

2011 Türkiye’sinde anlaşılamadığımızı, ürün veremediğimizi, nefes alamadığımızı, beslenemediğimizi, ruhumuzun, düşüncelerimizin aç bırakıldığını söylemek isterdim. Heykelimize form veren, tuvalimizi fırçamızı tutan ellerimize kelepçe vurulduğunu söylemek isterdim…..

Hocam Galip Türkdoğan bana ne cevap verirdi biliyor musunuz… Tahmin edebiliyorum cevabını…

Hikmet, evladım hadi git işine, 21. yüzyılın çağdaş Türkiye’sinde bu söylediklerinin olması imkansız.. Olsa olsa ortaçağ döneminde olurdu bunlar .. Sen rüya görüyorsun.. derdi…

Sevgili hocam… Keşke birileri bunun bana rüya olduğunu söylese, rüyadan uyansam..  H E P B E R A B E R U Y A N S A K …

Dayanamıyorum…

HİKMET ÇETİNKAYA / 9 Mart 2011 / Ankara

Gelincik Objesinin Değil, Resimlerimin Telif ve Patentini Aldım

Sanat Kamuoyu İle Paylaşıyorum….. Yanlışı Düzeltiyorum….

Kendi yaptığım resimlerin, kötü taklit ve kopyalarının önüne geçmek için kendime ait özgün çalışmalarımın Türk Patent Enstitüsü Kurumundan almış olduğum patent ve Kültür ve Turizm Bakanlığından almış olduğum telif hakları, gelincik objesini asla kapsamamakta olup sadece kendi bez tuval üzeri yağlıboya çalışmalarımı kapsamaktadır.

1980 li yıllarda Gazi Üniversitesinde okurken hocam Sn Prof. Hasan Pekmezci, 10 Mayıs 2011 tarihinde Sabah Gazetesine yaptığı açıklamada, gerçeği yansıtmayan yorumlarda bulunarak beni üzmüştür.

Ekte sizlerle paylaştığım belgelerde gelincik objesinin patentini aldığıma dair bir yorumun nasıl çıkarıldığını, yorumlandığını anlamakta çok büyük zorluk çekiyorum. Hiç bir yerde, hiç bir ortamda kimse gelincik çizemez diye bir cümle kullanmadım. Bu büyük bir yalandır. İftiradır. Bu saçmalıktır… Gülünçtür…

Kaldı ki  gelincik çalışan 5 sanatçı bir süre önce Semra Hanımın Fırça Sanat Galerisinde çok güzel bir sergi açtık, Sevgili Hasan Hocamda bu sergiyi gezdi ve gördü..

Sevgili Hasan Hocam, siz benim hocamsınız, siz beni sevmeseniz de sizi severim, sayarım, size karşı bir saygısızlıkta asla bulunamam, haddime değil.Ama unutmayın ki bu ülkede Hikmet Çetinkaya çok büyük bir değerdir. Türkiye’yi yurt dışında defalarca temsil etmiş, eserleri müzelere girmiş çok büyük bir sanatçı olup sizinde öğrencinizdir. Bu ismin yıpratılmasına asla izin vermem.. Hikmet Çetinkaya’lar kolay yetişmiyor….

GELİNCİK OBJESİNİN DEĞİL, KENDİ ÖZGÜN ÇALIŞMALARIMIN PATENT VE TELİF HAKKINI ALDIM.

Sevgi ve saygılarımla…….

HİKMET ÇETİNKAYA

Sanatta Şarlatanlık

Bir dönem toplumların gelişmişliği, ekip biçilen toprakların yüzölçümü, tarım alanlarının verimliliği ve üretilen tarımsal ürünlerin miktarı ile yani tarımdaki gelişmişlik o ülkenin veya toplumun gelişmişliği demekti. Daha sonra yerini sanayideki gelişmişlik aldı. Yani makineleşme, fabrikalar, demir yığınları, betonlaşma. Beraberinde doğa ve çevre katliamları, HES (Hidro Elektrik Santralı) ler devreye girdi. Fakat kaybettiklerimizi hiç gündeme getirmedik. İnsani değerlerimizi, tüm canlıların ortak bir paydada anlaşıp, karşımızdakinin de yaşam hakkı olduğunu unuttuk. Çünkü işimize öyle geldi. Bencillik, hoşgörüsüzlük, paylaşımsızlık, her şeyde içimizde beslediğimiz, büyüttüğümüz “ BEN” olgusu ağır bastı.

21. yüzyılda toplumların gelişmişlik düzeyi ise, Kültüre, Sanata ve Sanatçıya verdiği değerle ölçülüyor. Sanat ve beraberindeki kültür, insana, geniş bir perspektiften bakmayı, sorgulamayı, beyin yormayı, ayrıntı görmeyi sağlıyor. Gerçek sanatçıları, bulunduğu toplumdaki gelişmeler onu son derece ilgilendiriyor. Gördüğü yanlışlıklar, haksızlıklar, yolsuzlukları yaptığı sanatla dile getiriyor. Dikkat ederseniz, dünya tarihine baktığımızda toplumların yararına yapılan bütün devrimlere sanatçılar öncülük etmiş ya da sanat duyarlılığı olan insanlar katkı sağlamıştır.

Fakat ülkemizde sanat trajik bir noktadadır. Her şarkıcı, her türkücü, her ressam, her sinemacı… vb hemencecik sanatçı oluyor. İşin daha vahim yanı, birçok TV kanalında yarışmalar bu anlattıklarımıza çanak tutuyor. Daha da vahimi artık eğitim almaya gerekte yok. İki ayda bir yarışmada sanatçı olabilirsiniz. Veya bir ressamın ürününü alıp esinlendim diye çalıp, kopyalayarak benim diye yutturabilirsiniz. Üniversitelerin sanat bölümlerinde dört, beş sene dirsek çürütmeye gerek yok… Boyacı küpü daldır çıkar sanatçı olsun. Sanatçı olmak bu kadar kolaymıdır sizce, ne dersiniz? Sanat önce ahlak gerektirir, belli birikim, belli eğitim, emek, çaba ve terlemek gerektirir. Yani yenilik, düşünme, üretme ve topluma sağladığı fayda.

Ülkelerin sanatları, o ülkenin zenginliklerinden filizlenip yeşermelidir. Bizim öyle güzel halk türkülerimiz, seyirlik oyunlarımız, folklorumuz, mitolojik öykülerimiz vardır ki, her sanat dalına ilham kaynağı olacak şekilde geniş ve zengindir. Oysa durum tam tersi gibi görünmektedir. Yapılanların birçoğu çalma, çırpma, uydurma, görsel kirlilik yaratan işlerdir. Birkaç asırlık tarihi olan Amerika bile bu az zaman diliminde biriktirdiklerinden faydalanmaktadır. Nedense biz kopyalamayı, çalmayı çok seviyoruz. Yabancı toplumlara ilham kaynağı olmuş olan Anadolu, yine nedense bizim sanatçılarımıza ilham kaynağı olmuyor. İnsan önce kendisi olmalı ki, kendisi dışındaki insanların olumlu yönlerini alıp harmanlayıp modern ve çağdaş olabilsin.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum, ÖZ KAYNAKLARINDAN BESLENMEYEN, ÇALIP ÇIRPARAK KOPYALAYAN ÜLKELERDE, POPİLİST ANLAYIŞA, KISA YOLDAN GİTMELERE VE ŞARLATANLIKLARA SANAT DİYORUZ MAALESEF..

HİKMET ÇETİNKAYA / Temmuz 2011 / Ankara

Türkiye’de Sanatçı Olmanın Yolları…

Sanatçı olmak için öyle yıllarca dirsek çürütmenize, sınavlara girip stres yaşamanıza,  sanat kitapları okumanıza, gecenizi gündüzünüze katıp araştırma yapmanıza hiç gerek yok. İdealizmmiş, özgünlükmüş, çabalamakmış bırakın böyle savsata şeyleri.

Önce çevrenizde, sanat camiasında tutulmuş, eser ve konu itibariyle sevilmiş, iş yapan birini bulun. Eserlerini yakından görüp, kitap, katalog, broşür gibi dokümanter toplayın. Resimlerin kopyasını ve taklidini yapmasını öğrenin, Biraz teknik bilen ama bir yere gelememiş sözüm ona ressam tayfasından destek alın.

Kopya, taklit ürünler bazen ortalıkta gözükmeli, tepkileri ölçmelisiniz. Etraftan bu resimler falanca ressamın eserlerinin kopyası dendiğinde, şiddetle karşı gelmelisin, “sadece bu konu onamı ait, tapusunu mu almış, böyle kısıtlama olur mu, nerede özgürlük, her insan her konuyu rahatça çalışabilmeli” demelisin. Yüzüne masumane resim sevdalısı bir genç ifadesi takınmalısın. Cazgırlığı hiçbir zaman elinden bırakmamalısın ama.

Değişik zamanlarda, kültür seviyesi düşük, sanattan çok parayı düşünen, ruhunu şeytana satmış sergi salonlarında o muhteşem (!) eserlerini sergilemelisin. Etraftaki eleştirilere aldırma, kulaklarını tıka, yine aynı savunmanı yapmalısın, “her insan, her konuyu çalışabilmeli, özgür olmalı sanata yasak konmamalı” diye aralarına birkaç sanatsal cümleler sokuşturmalısın daha çok inandırıcı olsun. Hatta mümkünse Ankara’da büyük alış veriş merkezlerinden birini yapmalısın bunu. Bazıları bu resimler taklit, çalıntı diyebilir, saldırmalısın onlara, işte sen işini bilirsin, aldırma o insanlara

Sonra Ankara’daki büyük bir üniversitenin sanat dalı başkanı bir profesör bilirkişi olmalı mesela. Hemen korkma bir şey olmaz, resim sanatındaki telif hakları, patent gibi, elindeki belgelerin ne olduğunu anlamaz, anlasa da işine gelmez.  Dışarıda neler oluyor bilemeyen, sanatı körelmiş profesör onlar. (Aslında yapacağı emekli olup bol bol gezip anılarını yazmak ama neyse. Yapsa daha az zarar verir di bu sanat ortamına.)

Daha sonra “hamili kart yakınımdır” diye bir gazeteci bulmalısın, sanat haberi yapan bir adam(!). Kalemini satmış, çok adam(!) vardır gazete köşelerinde. (Ne yazık ki adam demek zorundayım çünkü adama benziyor, adam gibi adam değil, sadece adam) Haberin her cümlesi yalan olsun, hiç önemli değil, nasıl olsa halk anlamaz, dizi filmlerden, pembe magazinlerden, yağdanlık olmaktan zamanı yoktur. Sen yoluna devam etmelisin, sakın yılmamalısın. Seni alkışlayanlarda olacaktır, bu yolda.

Bir gün çıkıp karşına birileri, ahlaktan, edepten, emekten, saygıdan bahsedecek olursa yüzün kızarmamalı, utanmamalısın. Bunlar ne anlama geliyor diye sözlüğe baktığında, bulamamalısın karşılığını. Çünkü senin sözlüğünde olmamalı, olsa bile o sayfayı yırtıp atmalısın.
Böyle devam et yaşamaya, sen bu ülkede sanatçıda olursun, gazetecide, hatta profesör bile olursun.  Sen her şey olursun. Olanlar senden çok mu iyi sanki.
Her kuş kendi cinsiyle uçarmış…

HİKMET ÇETİNKAYA / Ağustos 2011 / Ankara