Sanatın Tanımı

Son zamanlarda, sosyal paylaşım sitelerinde gözüme çarpan yazılardan bazıları da sanat ve sanatçı üzerine..

Öyle ki, herkes bu iki kelime; Sanat – Sanatçı kavramlarını tanımlamaya uğraşıyor. Okuduğu birkaç cümleden, kaynağı belli olmayan duyumlarından kendisine göre yorumlar yapma gayreti içerisinde. Hatta öyle keskin ifadeler kullanıyor ki, zannedersizin kanun hükmünde kararname..

Edgar Degas “Resim sanatının ne olduğunu bilmeyene resim yapmak çok kolay gelir. Ama resim sanatını öğrendikten sonra ne kadar zor olduğunu görür” der.

Sanat ve sanatçı üzerine her önüne gelen yorumlar yapmakta, ahkâmlar kesmekte, bilirkişilik misyonuna soyunmakta.

Sevgili dostlar, dünya her gün yeniden kurulmakta ve yediden şekillenmektedir. Bu yenilik özellikle değişim ve gelişim süreci içerisinde olup sanat da kendi payına düşeni almakta ve kendi içerisinde bir evrim göstermektedir. Bu değişime ayak uyduramayan, kendisini çağın gerektirdiği gelişmeye hazırlamayan sanatçıların, daha sonra bu açığı kapatmaları oldukça zordur.

Sanatçının her konuda bilgisi olmalıdır. Fizik, kimya, geometri, edebiyat, müzik, felsefe gibi kavramların altını doldurmalıdır.

İnternet – bilgisayar çağında yaşıyoruz. Bu şu demektir, o bildiğimiz kocaman dünya var ya, artık küçüldü, küçüldü koltuğumuzun altına sığacak kadar ufaldı. Bilgiye ulaşmak artık çok daha kolaylaştı. Bilgisayar demek evrensellik, uluslar arası, ülkeler arası, denizaşırı ülkelere bir tuş ile ulaşabilme demektir. Bir tuş basımı kadar çok kolaydır bilgiye ulaşmak.

Dünyada kim ne yaptı, ne söyledi,  ne üretti anında herkes görebiliyor, duyabiliyor artık. Bu müthiş bir hızlılık ve gelişimdir. Bu gelişmişlikte, sanat da üzerine düşen payı almaktadır. Siz kalkıp da 10 yıl önceki, hatta 1 yıl önce ki duyumlarınızla, bilgilerinizle sanat ve sanatçıyı tanımlayamazsınız. Çağın, bilginin, teknolojinin gerisinde kalırsınız, yarıştan koparsınız…

Çağımızın sanat – sanatçı tanımı ÖZGÜNLÜK VE ÖZGÜRLÜKTÜR kelimeleri içerisinde saklıdır… Hiç de öyle anlamsız kelimeleri sıralayarak herkes kendisine göre felsefe yaparak yeni tanımlar üretmeye kalkmasın.

Türkiye’de ki sanatçılarımızın sorunu, özgün eser ortaya çıkartamamak dır. Takriben 100 bin kişi ülke genelinde resim yapmaktadır. Amatör, profesyonel, hobi, öğrenci, kursiyer adına ne dersen de. Bu kadar insan resim yapıyor, tuval boyuyor, fırça sallıyor. Öncelikle herkes bulunduğu yerde, yöresinde iyi olmalı, tanınmalı; daha sonra ulusal bazda, yani ülke genelinde tanınmalı, iyi eserler vermeli; daha sonra da uluslar arası olmalıdır.

İhtiyacımız olan, önemli olan uluslar arası olabilmektir. Yani fikirlerimizin ürünü olan eserlerimiz, uluslararası boyuta geçebilmesi için, kendi özelliğimizde, kendi tadımızda, kendi yaşanmışlığımızda olmalıdır. Yani biz olmalıyız. Bir başka ülkenin insanı olmadan, kopyalamadan, aşırmadan, çalmadan kendi özgünlüğümüzde eserler üretmeliyiz.

Dünya sanatının ihtiyacı olan, yeni, yepyeni, hiç söylenmemiş, yapılmamış fikirlerle özgün yapıtlardır.

Bir çakıl taşı yap, bir böcek kanadı, bir ağaç kabuğunda ki kurtçuğu.. Mesela bir havuç resmi yapabiliyor musun? Ama işin kolayına kaçmadan, çalmadan, aşırmadan, tamamen senin yaratın, yepyeni bir tat da, yepyeni bir söylem de.. O havucu öyle boyamalısın, öyle yapmalısın ki, onu yemek isteyen tavşanın çıkarttığı ses, dünyanın diğer ucunda fırtına kopartmalı.

Özgün havucu boyayabilmek için kaç yıla ihtiyacın var, veya kaç tane tuval boyaman gerekli dersin? Hiç düşündün mü? 1 yıl da 100 tuval, 10 yılda 10 bin tuval veya 20 yılda 50 bin tuval.. Ne dersin?

Bu şuna benzer, bir futbol maçında bir golün atım süresi ne kadardır? 10 dakika, 60 dakika veya hiç gol yok. Yani bazen maç başlar gol olur, maç biter, uzatmalar da biter hala gol yoktur..  

Sanatçılarda bu özgün eserlerini ortaya çıkartırken aynen böyledir. O çok basit gördüğümüz havuç resmi var ya, boyarsın tuvalleri, fırçalar boyalar biter, yıllar geçer bir türlü özgün havuç resmini ortaya çıkartamazsın. Binlerce, on binlerce havuç resmi yaparsın.

Artık öyle bir an gelir ki havuç olursun ve o havucu kemiren tavşanın çıkarttığı ses dünyanın öbür ucunda fırtınaların koparttığının farkına varırsın. Bir Fransız ata sözü der ki, “ Her şeyin bir şeyini, bir şeyin de her şeyini çok iyi yapacaksın”

Senin havuçlarını yiyen tavşanın çıkarttığı sesi duyamayan kişiler, sana neden hep havuç resmi yapıyorsun diye soracaklardır… Onlara havuç yemelerini tavsiye et, belki o zaman anlarlar…

Claude Monet  86 yıllık ömründe 75 yıl resim yaptı, 45 yılını sadece nilüferler serisine ayırdı. 1926 yılında öldüğünde arkasında dev gibi nilüferler serisinin çalışmalarını bıraktı. Dünyanın neresine giderseniz gidin Monet deyince akla nilüferler gelir..

Su üstünde yüzen nilüferlerin, havuç yiyen tavşanın sesini duyabiliyor musunuz? Ya şu yan tarafta ki kırmızı gelinciklerin?

Sevgiyle kalın…

 

HİKMET ÇETİNKAYA

Ağustos 2015 .. CA – ON

(Ankara Lıfe dergisi, Eylül 2015 sayısı, kendi sayfamda yayınlanmak üzere hazırlanmış bir yazıdır.)

Bugün Bütün Çiçekler Kırmızı

Bugün Kanada’da yayınlanan “Toronto Star” gazetesinin manşetten verdiği haberi gördüm. İnsanın kanını donduruyor, yüreğimize saplanan kocaman bir hançer, boğazımıza düğümlenen ve dışarı atamadığımız, konuşamadığımız, bağıramadığımız çığlıklar. İsyanlar, başkaldırılar, çırpınışlar ve sonunda kocaman bir çaresizlik.

????????????

It’s time for this end

Bütün ressamları, müzisyenleri, şairleri bir araya çağırıyorum. Gelin buraya, buraya gelin, koşarak gelin…

Sen, paletine en koyu, en bağıran, en isyankâr renklerini sık, korkma hepsini sık, kırmızıyı başta en başta olsun. Ellerinle al boyaları tuvale sür, bu isyan başka türlü dinmez.. Abidin; sen bugün acının resmini yapmalısın bize. Sen acının resmini yap Abidin, mutluluk bizlere çok uzak.

Sen, sazını al gel, en yukarıdan daha yukarıdan, bam telinden çal, parmakların acısın, bu acı başka türlü dinmez.. Livaneli, daha çok bağır, seni duyamıyorum, daha daha çok bağır… Kapıları çalan benim /kapıları birer birer. / Gözünüze görünemem /göze görünmez ölüler. / Çalıyorum kapınızı / teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin / şeker de yiyebilsinler.

Sen kalemini al gel şair dostum, bana öyle bir şiir yaz ki, kalem utansın kalem olmaktan, kâğıtlardan taşsın acılar, kelimeler yetersiz kalsın, Hani geçen sene kopan uçurtmamız / Kim bilir şimdi nereye gitti? / Siz dünyanın bütün çocukları geliniz / Rüyadan ve şarkıdan bir halka / Ne olur almayınız kimseyi / Ortanıza benden başka…

Ralph W. Emerson diyor ki “Bir anne için çocuğunun en sevimli olduğu zaman uyuduğu zamandır”

Dalgaların sahile vurduğu, deniz kıyısında uyuyan çocuk, annen biliyor mu bir daha senin uyanamayacağını?.

Ah kırmızı tişörtlü çocuk, ne oldu sana böyle, yüreğimize kocaman bir ateş düşürdün..

Bana diyorlar k; sen neden hep gelincik yapıyorsun…. Bilmezler ki acını, isyanın, başkaldırının rengi kırmızıdır, kırmızı da en güzel gelinciğe yakışır.

Bugün bütün çiçekler kırmızı. Acımız çok büyük.

Ahhhhh… Dayan yürek dayanabilirsen….

HİKMET ÇETİNKAYA

2015 Eylül. ON. CA

Şiirler. Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca.

Türkiye’de Sanatçı Olmak

Türkiye dışında yaptığım sanatsal etkinlikler sonunda, yurda döndüğümde, çevremdeki dostlarımın yaptığı yorumlar genelde şöyledir. O ülkenin sanattaki gelişmişliği, sanata ve sanatçıya verdiği değer ve hemen arkasından da bizdeki ilgisizlik..

Hemen şunu belirtmek istiyorum. Açtığım 106 kişisel serginin 29’u yurtdışıdır. Türk Sanatçısı olduğumu, Türkiye’den geldiğimi yurtdışında üstüne basarak vurgulamışımdır. İzin verildiği oranda da mutlaka, etkinlik yaptığım ülkenin bayrağının yanında, Türk Bayrağını astırmışımdır veya kural gereği kendileri asmışlardır.

Bunu şundan söylüyorum; yabancı hayranlığım yoktur, herhangi bir ülke veya toplumu da gözümde çok fazla büyütmüyorum. Sadece Türkiye’de ki sanat ve sanatçı ortamının, hak ettiği düzeyde olmayışı beni üzmüştür.. Sanatçıların birlikte hareket etmemeleri, verilen savaşın da birbirlerine karşı yapılıyor olmalarından ötürü yaşanan kırgınlıklar, birçok değerli sanatçılarımızın yurt dışına göç etmeleri yani beyin göçünün yaşanmasına neden olmuştur.

Sanatçılarımızın yurtdışına gitmeleri, oralarda sanat yaşantılarını devam ettirmeleri, Türkiye adına ne kadar faydalıdır, bu konu bir gün mutlaka araştırılmalıdır…

Bir topluluğun içine girdiğimde, konu sanattan ve sanatçıdan açıldığında genellikle sohbetin son cümleleri olumsuz ve eleştiriseldir. Toplumun ilgi göstermediği, ilgilenilmediği, galerilerin fazla gezilmediği yönünde cümleler sıralanır gider… Bunu hepimiz biliriz, veya duymuşuzdur.. Sorun toplum ve devlettir genellikle..

İşte tam o anda bazı cümleler boğazınıza gelir, bir türlü çıkmaz, düğüm olur geri yutarsınız. Çünkü o cümleleri söylediğinizde karşınızdaki mahcup olacaktır, yüzü kızaracaktır. Söylemezsiniz, söyleyemezsiniz… Neyi mi?

Sanata ilgisiz olan o toplumun bir bireyi de aslında kendisidir. Aslında suçlu olan, ilgisiz olan, sanata gereksinim duymayan kendisidir. Sen hiç bir sanat galerisi gezdin mi, en son ne zaman bir sanatsal etkinliği izledin, hiç evine orijinal bir sanat eserini para vererek aldın mı, bana 3 ressamın ismini sayabilir misin? Toplum suçlu ilgisiz olmakla, tamam ama sen de bu toplumun bir bireyisin. Önce sen ilgili olacaksın ki, toplum da ilgili olsun. Televizyonlarda ki şov programlarında sanatçıların hepsi müzik ve dizi film oyuncularından oluşur. Yani magazin, pembe diziler. Bunun dışında kalanlar sanatçı değildir sanki..

İnsanlarımızda haliyle sanatçıları, sanat eserlerini ne tanır ne de bilirler… Ancak magazinsel bir olay olmalı ki basın yer versin. Mesela son günlerde müze soygunu gündeme geldi ve dolayısıyla çok değerli tablolar ve sanatçı isimleri yazıldı çizildi. Müzelerimiz soyulmasa, talan edilmese bu haber de yapılmayacak, bu değerli sanatçılarımızın isimleri ve eserleri de gündeme gelmeyecek.

Bir resim sanatçısı ne yer, ne içer, nasıl geçimini sağlar, bir sanat eseri nasıl ortaya çıkartır kimse ilgilenmez. Devlet suçlu deriz, devletin resmi kademelerine suçu yıkarız. Çok katı bir şekilde eleştiririz devleti ve birimlerini değil mi? Ankara’da bulunan üniversitelerin güzel sanatlar bölümleri; resim, seramik, heykel, tasarım, grafik ve bu bölümlerin hocaları, öğretim üyeleri vardır. Bu üniversitelerin öğrencileri, başlarında hocaları, bir sanat galerisini gezdiklerini, bir açılışa gittiklerini görmedim. Öğrenci yıllarca Güzel Sanatlarda okuyor, sergi, galeri, sanatçı atölyesi gezmiyor, teşvik edilmiyor.. Sonra diyoruz ki devlet gerekli ilgiyi göstermiyor..

Devlet burada kim biliyor musunuz? Devlet öncelikle o üniversitenin başında bulunan Profesör, Doçent, Öğretim üyeleridir. Devleti oluşturan bu birimlerdir. Önce bunlar uyanmalı, uyandırılmalı. Bozacılar ve şıracılardan oluşan profesörleri uyandırmalıyız..

Ülkemizde sanata ve sanatçıya ilgisizliği, çok uzaklarda, başkalarında aramayalım.

Uyanalım, uyandıralım……

 

HİKMET ÇETİNKAYA

Kasım 2014 – Ankara

Sanatta Kirlenme

Tüm sanat dallarında dikkati çekecek düzeyde çok hızlı bir kirlenme gözlenmektedir.

Sanat ruhun gıdası ise kirlenmiş sanat ürünleri ruhun gıdası olamaz diye düşünüyorum.

Bugün sanatta kirlilik gerçek sanatçıları da rahatsız etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk; kendisiyle tanıştırılan Nâzım Hikmet’e “Gayeli şiir yazın” der.

Rus devriminden sonra yazarlar,sanatçılar Lenin ile bir görüşme yapar ve ona derler ki; “Artık ezilen işçi sınıfının acılarını yazacağız.” Lenin onlara “Eğer edebiyat acıları yazmaksa, adliye arşivleri bu acıların yazıldığı dosyalarla doludur. Alın, kitap yapın. Edebiyat bu olmasa gerek” der.

Neyin sanat eseri olup olmadığı üzerine iki önemli ipucunu burada görmek mümkündür; gayeli ve edebi anlatımı olan eser.

Günümüzde sanatta kirlenme şu şekillerde ortaya çıkmaktadır:

  • Eseri yozlaştırma, çarpıtma.
  • Sokak kültürünü sanatın içine sokma.
  • İçini boşaltma.
  • Sanatçıyı teslim alma.
  • Sanat piyasasını ele geçirme.
  • TV kanallarını pop kültürle doldurma.
  • Klasik sanatlara talebi azaltma.
  • Ulusötesi tekellerin egemenliği.
  • Teknolojiyi insanın önüne geçirme.
  • Kullan at piyasa ekonomisini egemen kılma.
  • Etik değerlerin çiğnenmesi.
  • Kavramları tüketim ekonomisine hizmet edecek şekilde değiştirme.
  • Klasik sanatları sokağa indirme.

Edebiyatçılar, sanattaki kirlenmeyi “Omurgasız eser, başı sonu birbirine bağlantısız roman, sokak dilini edebiyat sanmak, sözcük oyunlarıyla anlamsız diyaloglar” olarak değerlendirirler.

Ressamlar ise; Sanat adına estetik beğeniden uzak ürünlerin verilmesi, emek harcanmadan fikirlerin, tasarımların, düşüncelerin çalınması, kopyalanması en büyük kirlenmedir, yozlaşmadır. Bunun yanında boş bir tablonun camına konan sineklerin bıraktığı pisliği çağdaş sanat olarak sunmak, sadece kırmızı boya ile boyanmış boş bir tabloyu çağdaş sanat eseri olarak değerlendirmek, çağın gereği budur yutturmacısıyla boş çerçeveleri sanat eseri diye sattırmak ne kadar sanatla bağdaşır.

Almanya’da Modern Sanatlar Müzesinde, ziyaretçilerin en beğendikleri eşyalarını duvara fırlatıp parçalaması isteniyor. Duvara fırlatma işini yapan bir makine sanat eseri olarak sunuluyor. Makineye “dost ateşi” adını vermişler. Bu deyim, Irak’ta Amerikan askerlerinin yanlışlıkla İngiliz askerlerini vurdukları durumlarda kullanılıyordu.

Mimaride kirlenme tarihsel olarak diğer sanatlardan önceye rastlar. Şehirlerin çevresini kuşatan gecekondular, daha sonra bu gecekonduların ortasında yükselen gökdelenler gibi.  Sahilleri kaplayan beton bloklar, doğayla uyumsuz binalar.

Şehir planlamada mimarların rolleri sıfırlanmış, kapkaçcı müteahitlere teslim edilen şehirler estetikten uzak beton yığınlarına dönüşmüştür.

Karikatür sanatında son yıllarda görülen  serseri tipler, sapıklar, cinsel imajlar, argo, bozuk Türkçe, çizgiden çok konuşma, alt kültürü öne çıkarma, düşündürmek yerine alay etme, bayağılaşma, laf cambazlığı,  vb. popülist yaklaşımlar egemendir.

TV’daki gösteri programlarında son gelinen örnekte, dil önemini yitiriyor ve konuşma özürlü bir erkek oyuncu komedi yaptığını sanıyor.

Televizyon’un kendisi kirlenmenin aracı olarak sahneye çıkıyor. Televizyon haber kanalları insanları yanıltmaya ve korku psikolojisine sokmaya yöneldi.

Sinemada bilimdışı kurgular, aksiyon filmleri egemenliği dönemi yaşanıyor. Teknoloji insan için olmaktan uzaklaştı, insana karşı teknolojiye dönüştü.

Hep savaş ve düşmanlık kavramlarıyla büyüyen bir kuşak yaratıldı. Dostluk, kardeşlik, barış içinde birlikte yaşama kavramları unutturuldu.

Pop müzik adı üstünde, günlük kullan at anlamındadır. Pop demek, popcorn (patlamış mısır) gibi oyalan, karnın doymasın demektir. Kirlenme, kalite düşüklüğü, sokak dilini şarkı sözü yapma, argo, küfür, etik değerlerin kayboluşu, cinsel sapmaların ön plana çıkartılışı, popülerleşme uğruna magazin basınında manşet olma kavgaları, reklam için her yol mübah, vb. ortak özellikleridir.

Sanattaki kirlenmeyi, ancak sanatçının kendisini, ruhunu, beynini, düşüncelerini temizlemekle mümkün olacağına inananlardanım..

(Kaynak Mahiye Morgül)

 

HİKMET ÇETİNKAYA

Nisan 2015 ANKARA

Öğretimle Resimlerimiz, Eğitim ile Yaşantımız Renklenir

Ziya Gökalp, eğitim kelimesini “Bir toplumda yetişmiş neslin, henüz yeni yetişmeye başlayan nesle fikirlerini ve hislerini vermesidir” şeklinde tanımlar.

Durkheim ise eğitim kavramına sosyal açıdan bakanların başında gelir. Ona göre “eğitim, yetişkin nesiller tarafından, sosyal hayata henüz hazır olmayanlara tatbik edilen bir tesirden” ibarettir. Bu durumda eğitim; yetişkin neslin, bir plan ve gayeye göre yetişmekte olan nesillerin gelişimini sağlamaktır.

Eğitim derken bir insana istenilen özellikleri kazandırmaktan çok kültür edinme sürecini kast ederiz.

Eğitim sözcüğünün İngilizcesi education- Latince ‘Educere’den gelir. ‘Educere’ sözcüğü hem bitki ve hayvan, hem de çocukların bakım ve yetiştirilmesi anlamlarında kullanılırdı. İngilizcede de bu kelime genel manada, çocukların ve hayvanların yetiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır.

Türkçede, ‘eğitim’ 1940’larda maarif, tedrisat, talim ve terbiye gibi sözcüklere karşılık gelecek şekilde ortaya çıkar. Türkçe ‘eğmek’ kökünden türemiştir. Bu kök, bükmek, uygulamak, öğretmek, yetiştirmek, geliştirmek, alıştırmak, egemenlik altına almak, yenilgiye uğratmak, kırmak ve yönlendirmek gibi anlamlara gelir.

“Mademki biliyorsun, niye öğretmiyorsun”
Ludingirra (sümerli eğitmen ve şair Günümüzden 4000 yıl önce)

Bilindiği gibi, insanın eğitimi doğduğu andan itibaren başlar ve ölünceye kadar devam eder.

Ünlü ingiliz iktisatçı “Adam Smith” in güzel bir sözü var,
Demiryollarının %5’i demirse %95’i insandır.

Kurumların başarılı olabilmeleri öncelikle her çalışanı gerçekten başarılı olabileceği, bilgi, beceri ve yeteneklerini gösterebileceği doğru alanlarda çalıştırabilmek, önlerine mesleki bir vizyon koyarak kariyer gelişmelerine yardımcı olmaktır.
Bunun için gerekli olan ana unsur ise, eğitimdir.
Başarılı kurumlara baktığımızda başarılarının arkasındaki en önemli gücün eğitim olduğu görülmektedir.

Eğitim ve öğretim en fazla karşılaştırılan iki kavramdır. Eğitim bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeye denir. Eğitimin bir zamanı mekanı yoktur.İnsan oğlu ölene kadar eğitimine devam eder.Eğitimin başladığı yer ailedir.Eğitimin en fazla alındığı ve kalıcı olduğu zaman da doğumdan itibaren ilk çocukluk dönemine kadardır.

Öğretim ise okulda olan planlı sistemli bir amaca yönelik yapılan sistemli bir iştir. Daha basit bir tanımla eğitim, insan olmayı; öğretim ise bilgi kazandırmayı amaçlayan süreçlerdir. Örnek vermek gerekirse, okullarda ve sanatçı atölyelerinde resim yapmasını öğretiriz. O kişiyi eğitmeyiz. Bu öğrendiği bilgilerin yaşamına yansıması, düşünce ve davranışlarını gündelik hayatında yaşaması, ona göre davranışlarını ve hareketlerini düzenlemesi ise eğitimdir.

Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere eğitim ailede başlayan ve yaşam boyu süren planı, zamanı, mekanı olmayan bir süreç ;öğretim ise okulda başlayan belli bir amacı olan planlı,sistemli,zamanı belli okullarda ve atölyelerde yapılan genelde amacı öğrenciyi bir üst seviyeye hazırlamak olan bir süreçtir.

Bununla ilgili bir öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bilim adamından, hükümdar keçiye kitap okumayı öğretmesini ister. Bilim adamı uzun bir düşünceden sonra bir yol bulur. Kitabın sayfaları arasına biraz ot-yaprak vs. koyar. Kısa sürede keçi, her sayfayı dili yardımıyla çevirip aradaki otu yemektedir. Daha sonra, her sayfaya değil de aradan bir kaç sayfaya bu otlardan koyar. Keçi arasında ot bulunan sayfayı bulana kadar diliyle sayfayı çevirmektedir. Son gün bilim adamı hükümdarın karşısına keçi ve bir kitapla çıkar. Kitabın sayfa arasında hiç ot yoktur. Hükümdarın gözü önünde keçi tek tek otu arar ve son sayfaya gelene kadar başını sağa sola sallar ve kitabın son sayfasını da çevirir.

Hükümdar alaylı bir dille sorar;

“-Sor bakalım ne anlamış”

Bilim adamı cevap verir,
” Ben dilinden anlamıyorum, isterseniz siz sorun…”
İşte bilim adamının keçiye uyguladığı işlemler öğretimdir. Hükümdarın bir bilim adamına karşı takındığı tavır eğitimsizliktir.

Öğretim ile resimlerimiz, eğitim ile yaşantımız renklenir.

Yaşamımızdan renkler hiç eksilmesin.

HİKMET ÇETİNKAYA

2015 Nisan ANKARA

Hayallerinizi Ertelemeyin

“Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür, o halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür..” der Japonlar. Aslında bu gelinciğin felsefesidir.. Gelinciğin ömrü de üç gündür, aynı insan ömrü gibi..

Çünkü gereğinden fazla özleriz dün’ü, hak ettiğinden fazla düşünürüz yarın’ı ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşarız bugün’ü. ..

Çok sevdiğim bir arkadaşım var.. Uzun yıllardır dostluğum devam eder gider.. Beraber çok acı tatlı günlerimiz olmuştur. Arkadaşımın en büyük özelliği, marka merakı olmasıdır. Giydiği giysiden, yemek yediği restauranta kadar her şey marka olmalıdır. Evinde küçük bir resim koleksiyonunun yanı sıra her türlü viski ve puroyu da bulundurur, tabi ki hepsi de markadır.

Chivas Regal, Devars, Black Label, Hıghhand Park, The Balvenıe  gibi viskilerin yanı sıra, Cohiba purolarının  Robustos, Canonazo, Piramides, Sıglo VI gibi serileri de mevcuttur.

Purolarını her zaman içmez, özel günlerde viskisiyle beraber, çok keyifli bir ortamda, özellikle sohbetinden keyif alabileceği dostları varsa, o puronun keyfi bir başkadır arkadaşım için.

Purolarını özel kutularında saklar, rutin olarak bakımlarını yapar, nem oranlarını ayarlar ve onlara bir çocuk gibi özenle bakar. Siler, temizler, koklar ve tekrar kutularına dikkatlice koyar…

Bizim üçlü bir yemek grubumuz vardır.. Haftanın belirli günü bir araya geliriz, güzel yemekler yeriz, sohbet ederiz ve her konudan konuşuruz, güleriz, eğleniriz bazen de duygulanırız.

Geçen ay yine yemek için bir araya geldik. Kızılay’da terası olan bir restauranttayız. Yemek siparişlerini verdik, masamız donatıldı, her şey mükemmel..

Arkadaşım elini cebine attı, bir tane Cohiba Sıglo VI çok güzel bir puro çıkarttı ve bana uzattı.

“Bunu sen iç, bu puro sana çok yakışıyor”

En sevdiğim puro, çok şaşırdım, gözlerim birden parladı, sevincimi de gizleyemedim..

“Bir rahatsızlığım söz konusu, doktor artık bana yasakladı puro içmemi”

Dondum kaldım, bir süre sessiz kaldık, bir birimize baktık..

Arkadaşım, can gülüm, benim güzel dostum, bu puroları zamanında içmedin, sana ne kadar çok yakışıyordu bir bilsen.  Yarınlarda ki mutlu ve keyifli günlerin için sakladın. Oysa yarınlar yoktur, ömür dediğin bir gündür, oda bu gündür. İçinde bulunduğumuz, nefes alıp verdiğimiz andır..

GELİNCİK MİSALİ……

     

HİKMET ÇETİNKAYA

2015 Haziran TORONTO

Hangi Eğitim?

Almanya’da yaşayan iki milyonu aşkın Türk İnsanı var. Bu genel nüfusun % 2,6 ‘ sını oluşturuyor.  Ancak, politik, sosyal, kültürel ve sanat dallarında uluslar arası şöhreti yakalamış Türk kökenli insanlarımızın toplamı  % 2,6 nın epey altında kalıyor…

Dikkat çekici bir rastlantıdır…

Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Yahudi azınlık da, genel nüfusun tam % 2,6 sını oluşturuyor. Ancak, bu azınlığın Kongre’de, üniversite kadrolarında, sosyal ve kültürel dallarda ağırlığının, bu nispetin birkaç ve hatta birçok katı olduğu, herkesin iyi bildiği bir gerçektir…

Dünyada toplam Yahudi nüfusu 14 milyon kişi sadece.. O halde nasıl oluyor da 7 milyar insanın yaşadığı dünyada 14 milyon insan kendisini konuşturuyor? Nasıl oluyor da bu % 0,2 ‘lik oran ağırlığının 150 katı gürültü çıkarıyor.

İyiyi de üretiyor, kötüyü de üretiyor..

Mesela, 100 senelik Nobel listesine bak, onun % 32’si Yahudiler..

Genelde; profesördür, üniversite hocasıdır, sinema ve sanat dünyasındadır, yazardır, araştırmacıdır.(age)

BURADA Kİ ANAHTAR CÜMLE EĞİTİMDİR. BAŞKA BİR İZAHI YOK. İYİ EĞİTİM, SIRA DIŞI EĞİTİM.

Ben, sanat eğitimini araştırdım. Sanatta ki eğitimi…  Yani hangi eğitimi?

Üniversitelerimizin, Güzel Sanatlar Fakültesine giren bir öğrenci arkadaşımızın eğitiminden örneklemeler verelim…

Her türlü teorik ders verilir. Araştırma konuları, anlatımlar, not tutmalar, tez hazırlama süreci, atölye eğitimi, sanat akımları, sanatçıların yaşam öyküleri ve bunlara benzer her türlü eğitim verilir… Hatta bizler çoğu zaman kendimizi ünlü sanatçılarla kıyaslardık. Mesela Van Googh, Monet, Picasso falan. Daha aşağısı ile kendimizi özdeşleştirmezdik. Çok şey bilirdik.. İyi bir sanat eğitimi aldığımızı düşünürdük.

Ama hiçbir zaman bize dağın arkasında ki gerçek anlatılmadı, gösterilmedi. Yani, daha önce mezun olanlar, bizden önce bu sıralarda ki Picasso’lar ne oldu, şimdi nerelerdeler, ne iş yapıyorlar..

Ancak biz gerçeği, okuldan mezun olduğumuzda, o karşıda ki dağın arkasına geçtiğimizde gördük.

Okuldan mezun olmuş arkadaşım, atölyesini açamamış, eser üretememiş, bir galeriye dosya sunamamış, eser satamamış, yabancı bir ülkede lisan bilmeyen bir insan gibi dolaşıp duruyor. Her şey kendisine yabancı adeta…

Eksik olan nedir diye sorduğumuzda, cevap eğitimde tabi ki.. Ama hangi eğitimde…

Sanatçı adayı arkadaşımızı eğitirken, sanat ortamına hazırlama da ki eğitim eksik. Gezdirilmeyen, açılışlara götürülmeyen galeri mekanları, çevrede ki sanatçı atölyeleri  bu arkadaşlarımızı bekliyor.. Tanıştırılmayan sanatçılar, yeni eser bekleyen koleksiyoncular, uzak tutulan sanat sohbetleri, tartışmalar, paneller, açık oturumlar,  tuvaller, boyalar bu arkadaşlarımızı bekliyor.

Kendisini sorgulamalar, nedenler ve niçinler…  Bu arkadaşlarımızı bekliyor.

BURADA Kİ ANAHTAR CÜMLE EĞİTİM, AMA………..HANGİ EĞİTİM…?

 

HİKMET ÇETİNKAYA

 

Kaynak.. (Lüzumsuz Adam.. İshak Alaton) Mehmet Gündem Alfa Basım Yayım. 11. Basım Mayıs 2014

ART – ANKARA SANAT FUARI

“Fuar” sözcüğü, Latince “Feria” kelimesinden gelir. Feria, genellikle manastır ya da kilise yakınlarında kurulan dini festivallere verilen isimdir. Benzer bir anlamı Almanca’da fuarların karşılığı olarak kullanılan “Messe” kelimesi de taşımaktadır. Latince ibadette kullanılan “Missa” kelimesinden türemiştir.

Tarihte kullanılan ilk fuar, Kral Dagobert tarafından Paris yakınlarında ki St. Denis banliyösünde 629 yılında kurulan “Fairo de Saint Denis” dir.

II. yüzyılda, bugünkü Duesseldorf kenti bir fuarcılık merkezi olmuş ve böylece “fuar”  ile birlikte “fuar kenti” kavramı da ortaya çıkmıştır. Günümüzde, Duesseldorf ile birlikte, Hannover, Köln, Münih, Paris, Lyon, Londra, Zürih, Milano, Stockholm, İstanbul gibi kentler “fuar kenti” olarak anılmakta ve fuarcılık merkezleri olarak kabul edilmektedir.

500 bin kişinin yaşadığı Basel, Dünyada sanat fuarı sayesinde tanınmıştır. Ankara bunun fersah fersah üstünde, bir konuma sahiptir.  Dünyanın en kolay ulaşılabilir şehirlerinden biri olmak gibi büyük bir avantajı ve 1 yılda Ankara’ya 300 bin diplomatik girişin yapıldığı bir başkent.

Bir kentin tanıtımında fuarların önemi çok büyüktür. İletişim organları hızla artıyor, fuarlar da günümüzde bu gelişim içerisinde, yüz yüze etkileşim ortamında beş duyu organının tam kapasite kullanım olanağını sunan yegâne ortamlardır.

11 – 15 Mart 2015 tarihleri arasında, ATİS Fuarcılığın sahibi Sn. Bilgin Aygül ve ekibi sayesinde, nihayet yıllar sonra, Ankara’da, Uluslar arası düzeyde ART – ANKARA Fuarını yapabiliyor olmak, birçok fırsatın yakalanıyor olmasıdır. Her çevrenin, bu girişime katkı sağlaması şarttır. Ankara’yı Dünyaya tanıtan, iç piyasayı dışa açan, dış piyasayı içeriye taşıyan, taşrada ki sermayeyle Ankara’da ki sermayeyi bir araya getiren bu fuara çok iş düşüyor.

Ankara’da,  Uluslar arası düzeyde bir sanat fuarı yapıyoruz. Bunun için yerel yönden güçlü olmalıyız. Dışa açılmanın, uluslar arası olmak, yani küresel olabilmek, ancak yerel yönden güçlü olmakla mümkündür.  Bölgemizin özelliklerini, karakterini, sanatını eserlerimize, ürünlerimize yansıtmamız lazım, bu sanatsal zenginlikle yola çıkmamız gerek.  Dünya’da ki sanat anlayışı, sunumu, pazarlanması gün geçtikçe değişim gösteriyor. Bizlerde bu değişime ayak uydurmak zorundayız. Türkiye’nin sanatı, içinde bulunduğumuz bölgenin sanatı ve dünya sanatının iç içe girdiği, etkileşim gösterdiği, harmanlandığı bir platformdur sanat fuarları. Sanatçıların, galericilerin, koleksiyoncuların, tanışmalarını, görüşmelerini ve bir araya gelmelerine olanak sağlayan bir yerdir sanat fuarları. Yapıtların sergilenmesi, koleksiyonculara eserlerin kazandırılması, yeni dostlukların kurulması bu tür fuarların hedefleri arasındadır. Başarı kriterleri bu verilere göre değerlendirilmelidir.  

Fuara katılan sanat galerilerin iyi olması diye bir kuralın yanında, her sanat galerisinin farklı bir sunum içerisinde, daha iyi olması gerektiğini düşünüyorum.

Fuarın gerçek müşterileri koleksiyonerlerdir. Mutlaka sayılarının artırılması gerekir. Bunun için en iyi ortam da fuarlardır. Koleksiyoncuların artması, galericilerin de artması anlamına gelir. Sonuçta, fuarların piyasa ve satış odaklı bir etkinlik olduğunu, burada sanatsal zenginlik kadar satışların da güçlü olması gerekir diye düşünüyorum.

Art – Ankara Uluslar arası Fuarımız hepimize hayırlı olsun.

HİKMET ÇETİNKAYA

Tutku…

Güzel insan, can dost Hikmet Çetinkaya ile tanışmamızla, gelinciklerin rüzgarla savrulan kokusunda yoğrulan bir yaşam başladı. Sanatını gelinciklerle yoğurarak bizlere sunan Çetinkaya ile tanışma fırsatı bulduğum andan itibaren bir can dostluk da beraberinde başladı. Tabi bu iki insanın buluşma noktasındaki arkadaşlıklarının, dostluklarının başladığı duygu yoğunluğundan çıkarak. Hikmet Çetinkaya`nın resimlerine sanatsal açıdan, sanatçı gözü ve mantığıyla baktığımızda gördüklerimiz; sanatçının ısrarlı, sürekli olarak değişik kompozisyon ve biçimlerde bize sunduğu plastik tatlar. Aslında bu plastik tatları ne kadar yaşıyorsak o yapıta, o sanatçıya, o kadar yaklaşabiliriz. Bir sanatçının kendi yaratıcı gücü ile var olan teknik, plastik birikimiyle size sunduklarına baktığımızda doğaya taşıması özgürlüğünün, doğanın tüm unsurlarıyla beraber kendini yaratmanın bir varoluş biçimi olduğunu görürüz. Çetinkaya da, içindeki fırtınaları, duygu sellerini, öfkesini, acısını, mutluluğunu yani tüm bu soyut kavramlar manzumesini, gelinciklerin bizim somut olarak gördüğümüz biçimselliğinin içindeki soyut değerleri, bir izlenimci sanatçı gibi sunan güzel bir insan. Gerçekte bu soyut yansımalar, onun iç dünyasının empresyonist yansımalarıdır. İzlenimciler, nasıl güneşi gün içindeki durumunu, ışığını izleyerek, o anı yeniden kendi tüm duygularını katarak yapıtlarında yaratmışlarsa, Hikmet Çetinkaya da kendi duygularını, iç dünyasını izlenimci bir tavırla, gelincikleriyle bütünleştirerek bize bir resim diliyle sunuyor. Tüm yapıtlarını, yaratılarını onun resimlerine baktığımızda her seferinde başka bir renkte, başka biçimde, başka yönde gelincikleriyle yapıtının içindeki iki unsur, bize onun hakkındaki net bilgileri, dip notları sunar. Birincisi; teknik açıdan ustalığı, malzemeyi kullanışı. Hikmet Çetinkaya, bu konuda bize sunduğu yapıtlarında tüm ustalığıyla karşımıza çıkıyor. İkincisi; denemeleri, araştırmaları, yakaladığı konu ile sürekliliği, inatla devamlı irdelediği gelincik temaları, onu bize gelinciklerin dili olarak tanıttı. Bu, bence bir sanatçının inatla kendini kabul ettirene kadar `yaratılarıyla` üzerinde durduğu konuların bir de semantik yanına bakacak olursak sanatçının bu inadının, bu sürekliliğinin nedeni olmakta. Gelincik kendi varlığını doğanın kucağında özgürce yaşamaya çalışan bir çiçek, onu kendi özgür ortamından alıp bir vazonun içine koyduğunuzda uzun süre yaşatamazsınız. Yaşayamaz… O bu bozkırlarda, ovalarda kendine en uygun bulduğu ortamlarda, kendiliğinden boy verecek. Rüzgarlarla beraber rengiyle, kokusuyla, tınısıyla tüm varlığıyla karşılaşırız. Onu tanıdığınızda, ne demek istediğini daha iyi anlarsınız. Tüm somutlukların içindeki soyut duyarlılıkları kendi dünyasındaki duygularıyla yakalayıp, tüm yapıtlarını sanatçı gücüyle yaratıya dönüştürerek üretiyor.

Evet, tutkuyla… Ve tuvallerde sonsuza kadar…

Ahmet Yeşil

Hikmet Çetinkaya`nın Doğa Gerçekliğinden Arıtılmış İzlenimleri Üzerine

Doğa, uzaktan izlendiği, içine girilmediği sürece, sırlarını ele vermez. Bu gerçeği, bir yöntem aracılığıyla resimlerine yansıtan izlenimciler, doğa içinde başlatılıp tamamlanan resmin, aynı zamanda canlı bir organizmaya tanıklık eden görsel bir rapor olduğunu, bizzat yaşayarak görmüşlerdi. Doğada herşeyin nesnenin doğası gereği (“ex natura rei”) bir oluşumu ve süreçsel bir olguyu yansıttığından, ancak onunla birlikte olduğu zaman, bu olguyla “özdeş” olabilme şansını yakalamış oluyordu sanatçı. Öte yandan özdeşleyim (“Einfühlung”) ya da eş duyum yoluyla, sanatçıdaki öznel duyguların, kendisi dışındaki bir nesneye yansıması da sağlanmış oluyordu. Kısaca özne ve nesne, yani sanatçı ve dış gerçeklik arasında, doğrudan bir iletişim kuruluyordu. Boudin`in deyimiyle, sanatçı, artık “kendisi için resim yapmak” (peindre pour soi”) gibi, resim sanatının o zamana kadar pek alışık olmadığı bir süreci başlatmış oluyordu.

Hikmet Çetinkaya`nın peysaj türü çevresinde yoğunlaşan çalışmaları, bu süreçle Çağdaş Batı resminde başlamış olan gelişmelerin ışığı altında değerlendirilecek bir sanatçı-doğa ilişkisi üzerine kuruludur. Temelinde ise, berrak renk (“chroma”) anlayışının derin izleri egemendir. Renkçiliğin, duyumlar yoluyla inceltilmiş, rafine duruma getirilmiş, neredeyse marazlı bir duyarlık (“hyperaesthesia”) aşamasına vardırılmış uygulamasına tanıklık etmeteyiz onun manzara resimlerinde. Söz konusu resimler, iki ana tema dolayında biçimlenmektedir. Gelincikler ve ve kış peysajları. İki farklı mevsimi simgeleyen bu resimler dizisi, uzun zaman aralıklarıyla bölünmüş olan iki doğa gerçeğini derinlemesine algılama çabasına yönelik olan sanatçı yorumu hakkında da, bize yeterince bilgi vermektedir. Bu resimler dizisinin her biri, ait olduğu grubu temsil eden bir parça ya da o grubun dışında düşünülmemesi gereken bir çeşitleme (“variation”) örneğidir.

Resmin, böyle bir çeşitleme mantığı üzerine kurulmuş olması, aynı zamanda, sanatçıların çoğunda saptama olanağı bulduğumuz tutkulu bir çalışma yönteminin doğal sonucudur. Hikmet Çetinkaya, tutkuyla bağlanılan ve o tutkuyla sürdürülen bir konunun peşi sıra giderek, anlatım (üslup) düzeyinde benimsemiş olduğu bir çalışma tarzını, daha da belirgin bir konuma getirmeye çalışmaktadır. Benimsenmiş bir konu, ne zaman doyum (işba) noktasına gelir? Başka bir deyişle, üzerinde ısrarlı çalışmayı gerektiren bir konu, sanatçının ilgi odağı olmaktan ne zaman uzaklaşır? Sanatçıdan sanatçıya değişen, her sanatçıya göre farklı süreçler içeren bir oluşumla ilgilidir bu sorun.
Uzun süredir bu iki ana tema, gündemdeki yerlerini koruduklarına göre, Çetinkaya`daki doğa algısına ilişkin yaklaşım modelinin, bu konularla bütünleşmiş olduğu söylenebilir. Özellikle gelincikler konusunun işlendiği resimler, bütünleşmenin başarılı örnekleri olarak dikkat çekmektedir. Arka plandaki koyu renklerle, gelinciklerin kırmızı-beyaz uyumu arasında kurulan ve şiirsel olduğu kadar, dramatik bir tinselliğin dışavurumu tarzında kendini gösteren ve yer yer bu tarzı ileri aşamalara götüren serbest fırça vuruşları, aynı zamanda izlenimci bir palet beğenisiyle elde edilmiş olan birikimleri aşma doğrultusundaki çabaları düşündürmektedir. Rengi hakim olmanın doğal sonucu sayabileceğimiz, ancak henüz sınırlı bir çizgiyi aşmamış görünen böyle bir çaba, bu yönde bir değişimin ilk işaretleri olarak da algılanabilir.

Ankara`da özel bir atelye-galeride çalışmalarını sürdüren Hikmet Çetinkaya, çevresindeki öğrencileri ve amatör ressamları yetiştirmeyi amaçlayan eğitici kariyerinin verdiği bir esneklik içinde, sanatın orta yolu olarak tanımlayabileceğimiz standard değerlerin izini sürmektedir. Günümüzdeki eğilimlerin çeşitliliği ve farklılığı göz önüne alındığında, bu tutumun kendine özgü değer ölçütlerinin kalıcılık niteliğini sabit bir noktada tutmaya öncelik veren tavrı ilk bakışta yadırganabilir. Oysa sonuçta, onun resmi de günümüzde geçerliliğini koruyan, korumakta olan öteki anlayışların bir uzantısıdır; o nedenle de, o bağlamda değerlendirilmesi gereken bir içerikle yüklüdür. Dolayısıyla, bu resim türü de, başkaları gibi, kendi estetik değer olgularıyla ölçülmeli ve bu kapsamda işlem görmelidir.

Sanatçıyla ilgili bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Hikmet Çetinkaya 8-11 Mart 2001 tarihlerinde Stockholm`de düzenlenecek olan Uluslararası Sanat Fuarına katılmak üzere bir çağrı almış bulunmaktadır. Söz konusu çağrı, bir Türk sanatçısına kişisel temsil olanağı yaratacağı gibi, onun da ötesinde, çağdaş sanat dünyasında, bir Türk sanatçısının yapıtlarıyla katılması yönünde güzel bir fırsat oluşturacaktır.
Dünyanın başka yerlerinde düzenlenen başka Sanat Fuarları gibi, İsveç`te düzenlenecek olan bu fuar da, büyük bir olasılıkla, kişisel bazı katılımcıların yaratacağı rekabet ve tanıtım girişimlerini özendirici yönde olacaktır. Hikmet Çetinkaya`nın, yapıtlarıyla bu tür girişimler arasında yer alması, uluslararası standartlar çerçevesinde kendi yerini ve konumunu saptaması açısından da yararlı bir sonuç yaratacaktır.

Kaya Özsezgin