Sanatta Şarlatanlık

Bir dönem toplumların gelişmişliği, ekip biçilen toprakların yüzölçümü, tarım alanlarının verimliliği ve üretilen tarımsal ürünlerin miktarı ile yani tarımdaki gelişmişlik o ülkenin veya toplumun gelişmişliği demekti. Daha sonra yerini sanayideki gelişmişlik aldı. Yani makineleşme, fabrikalar, demir yığınları, betonlaşma. Beraberinde doğa ve çevre katliamları, HES (Hidro Elektrik Santralı) ler devreye girdi. Fakat kaybettiklerimizi hiç gündeme getirmedik. İnsani değerlerimizi, tüm canlıların ortak bir paydada anlaşıp, karşımızdakinin de yaşam hakkı olduğunu unuttuk. Çünkü işimize öyle geldi. Bencillik, hoşgörüsüzlük, paylaşımsızlık, her şeyde içimizde beslediğimiz, büyüttüğümüz “ BEN” olgusu ağır bastı.

21. yüzyılda toplumların gelişmişlik düzeyi ise, Kültüre, Sanata ve Sanatçıya verdiği değerle ölçülüyor. Sanat ve beraberindeki kültür, insana, geniş bir perspektiften bakmayı, sorgulamayı, beyin yormayı, ayrıntı görmeyi sağlıyor. Gerçek sanatçıları, bulunduğu toplumdaki gelişmeler onu son derece ilgilendiriyor. Gördüğü yanlışlıklar, haksızlıklar, yolsuzlukları yaptığı sanatla dile getiriyor. Dikkat ederseniz, dünya tarihine baktığımızda toplumların yararına yapılan bütün devrimlere sanatçılar öncülük etmiş ya da sanat duyarlılığı olan insanlar katkı sağlamıştır.

Fakat ülkemizde sanat trajik bir noktadadır. Her şarkıcı, her türkücü, her ressam, her sinemacı… vb hemencecik sanatçı oluyor. İşin daha vahim yanı, birçok TV kanalında yarışmalar bu anlattıklarımıza çanak tutuyor. Daha da vahimi artık eğitim almaya gerekte yok. İki ayda bir yarışmada sanatçı olabilirsiniz. Veya bir ressamın ürününü alıp esinlendim diye çalıp, kopyalayarak benim diye yutturabilirsiniz. Üniversitelerin sanat bölümlerinde dört, beş sene dirsek çürütmeye gerek yok… Boyacı küpü daldır çıkar sanatçı olsun. Sanatçı olmak bu kadar kolaymıdır sizce, ne dersiniz? Sanat önce ahlak gerektirir, belli birikim, belli eğitim, emek, çaba ve terlemek gerektirir. Yani yenilik, düşünme, üretme ve topluma sağladığı fayda.

Ülkelerin sanatları, o ülkenin zenginliklerinden filizlenip yeşermelidir. Bizim öyle güzel halk türkülerimiz, seyirlik oyunlarımız, folklorumuz, mitolojik öykülerimiz vardır ki, her sanat dalına ilham kaynağı olacak şekilde geniş ve zengindir. Oysa durum tam tersi gibi görünmektedir. Yapılanların birçoğu çalma, çırpma, uydurma, görsel kirlilik yaratan işlerdir. Birkaç asırlık tarihi olan Amerika bile bu az zaman diliminde biriktirdiklerinden faydalanmaktadır. Nedense biz kopyalamayı, çalmayı çok seviyoruz. Yabancı toplumlara ilham kaynağı olmuş olan Anadolu, yine nedense bizim sanatçılarımıza ilham kaynağı olmuyor. İnsan önce kendisi olmalı ki, kendisi dışındaki insanların olumlu yönlerini alıp harmanlayıp modern ve çağdaş olabilsin.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum, ÖZ KAYNAKLARINDAN BESLENMEYEN, ÇALIP ÇIRPARAK KOPYALAYAN ÜLKELERDE, POPİLİST ANLAYIŞA, KISA YOLDAN GİTMELERE VE ŞARLATANLIKLARA SANAT DİYORUZ MAALESEF..

HİKMET ÇETİNKAYA / Temmuz 2011 / Ankara

Türkiye’de Sanatçı Olmanın Yolları…

Sanatçı olmak için öyle yıllarca dirsek çürütmenize, sınavlara girip stres yaşamanıza,  sanat kitapları okumanıza, gecenizi gündüzünüze katıp araştırma yapmanıza hiç gerek yok. İdealizmmiş, özgünlükmüş, çabalamakmış bırakın böyle savsata şeyleri.

Önce çevrenizde, sanat camiasında tutulmuş, eser ve konu itibariyle sevilmiş, iş yapan birini bulun. Eserlerini yakından görüp, kitap, katalog, broşür gibi dokümanter toplayın. Resimlerin kopyasını ve taklidini yapmasını öğrenin, Biraz teknik bilen ama bir yere gelememiş sözüm ona ressam tayfasından destek alın.

Kopya, taklit ürünler bazen ortalıkta gözükmeli, tepkileri ölçmelisiniz. Etraftan bu resimler falanca ressamın eserlerinin kopyası dendiğinde, şiddetle karşı gelmelisin, “sadece bu konu onamı ait, tapusunu mu almış, böyle kısıtlama olur mu, nerede özgürlük, her insan her konuyu rahatça çalışabilmeli” demelisin. Yüzüne masumane resim sevdalısı bir genç ifadesi takınmalısın. Cazgırlığı hiçbir zaman elinden bırakmamalısın ama.

Değişik zamanlarda, kültür seviyesi düşük, sanattan çok parayı düşünen, ruhunu şeytana satmış sergi salonlarında o muhteşem (!) eserlerini sergilemelisin. Etraftaki eleştirilere aldırma, kulaklarını tıka, yine aynı savunmanı yapmalısın, “her insan, her konuyu çalışabilmeli, özgür olmalı sanata yasak konmamalı” diye aralarına birkaç sanatsal cümleler sokuşturmalısın daha çok inandırıcı olsun. Hatta mümkünse Ankara’da büyük alış veriş merkezlerinden birini yapmalısın bunu. Bazıları bu resimler taklit, çalıntı diyebilir, saldırmalısın onlara, işte sen işini bilirsin, aldırma o insanlara

Sonra Ankara’daki büyük bir üniversitenin sanat dalı başkanı bir profesör bilirkişi olmalı mesela. Hemen korkma bir şey olmaz, resim sanatındaki telif hakları, patent gibi, elindeki belgelerin ne olduğunu anlamaz, anlasa da işine gelmez.  Dışarıda neler oluyor bilemeyen, sanatı körelmiş profesör onlar. (Aslında yapacağı emekli olup bol bol gezip anılarını yazmak ama neyse. Yapsa daha az zarar verir di bu sanat ortamına.)

Daha sonra “hamili kart yakınımdır” diye bir gazeteci bulmalısın, sanat haberi yapan bir adam(!). Kalemini satmış, çok adam(!) vardır gazete köşelerinde. (Ne yazık ki adam demek zorundayım çünkü adama benziyor, adam gibi adam değil, sadece adam) Haberin her cümlesi yalan olsun, hiç önemli değil, nasıl olsa halk anlamaz, dizi filmlerden, pembe magazinlerden, yağdanlık olmaktan zamanı yoktur. Sen yoluna devam etmelisin, sakın yılmamalısın. Seni alkışlayanlarda olacaktır, bu yolda.

Bir gün çıkıp karşına birileri, ahlaktan, edepten, emekten, saygıdan bahsedecek olursa yüzün kızarmamalı, utanmamalısın. Bunlar ne anlama geliyor diye sözlüğe baktığında, bulamamalısın karşılığını. Çünkü senin sözlüğünde olmamalı, olsa bile o sayfayı yırtıp atmalısın.
Böyle devam et yaşamaya, sen bu ülkede sanatçıda olursun, gazetecide, hatta profesör bile olursun.  Sen her şey olursun. Olanlar senden çok mu iyi sanki.
Her kuş kendi cinsiyle uçarmış…

HİKMET ÇETİNKAYA / Ağustos 2011 / Ankara

Profesör Hasan Pekmezci Hocamın Sabah Gazetesine Yaptığı Açıklama

Geçen gün İstanbul’dan sanatçıların üye olduğu çok büyük bir portalın üst düzey yöneticisi beni arayarak, sanat üzerine sohbet ediyoruz. Laf döndü dolaştı, içinde bulunduğumuz sanat ortamının en büyük sorunlarından birisinin ve vurulan en büyük darbenin, sanat eserlerindeki taklit, kopya, fikir hırsızlığı olduğunu, gün geçtikçe arttığını, mücadele edilmesi gerektiğini falan konuştuk. Eserlerin kopyalanması konusunda verdiğim mücadeleyi yakından bildiği için, bu çabalarımı merak ederek, neler yaptığımı sordu.

Tamda yarama dokundu… Tüm gelişmeleri anlattım, inanamadı. Şaşırdı.. Bunları yazıya dökmemi istedi. Bir tarihi belge niteliğinde…

Eserleri en çok kopya edilen sanatçılardan birisi benim. Çalışmalarımı, kataloglardan, broşürlerden kopya eden birkaç fikir hırsızını savcılığa verdim.  Savcılık, bunun suç olamayacağını, sanatı ve sanatçıyı koruyan hükümlerde boşluk olduğunu, elinden bir şey gelemeyeceğini, üzgün olduğunu dile getirdi. Ancak, sanatçının yaptığı çalışmalar ile ilgili Türk Patent Enstitüsü Kurumundan, Tasarım Tescil Belgesi alınması durumunda belgede kayıtlı ürünlerin çalınmasına ve   kopyalanmasına karşı koruma altına alınabileceğini, bu belgeyi alabilmemiz durumunda bu tür fikir hırsızlarını engelleyebileceğini söyledi.

Araştırdım, sordum soruşturdum. Türkiye’de hiçbir sanatçı, eserleri için başvuru yapmamış, uğraşmamış, çaba göstermemiş… İlgili kurumlarla görüştüm, sanat eserlerinin korunması ile ilgili yetkili kurumlardan bu belgenin alınmasının kolay olmadığını, vakit ve nakit meselesi olduğunu söylediler. Masraflarımızı yaptık, belgelerimizi hazırladık ve Türk Patent Enstitüsü Kurumuna, eserlerimizin Tasarım Tescil Belgesinin alınması için başvuruyu yaptık. Yetkili kurum inceledi, araştırdı, başvurumuzu haklı gördü gerekli belgeleri verdi. Bu ortalama bir yılımızı aldı. Yaptığımız Türkiye’de bir ilk oluyordu. Bundan sonra fikir çalmaları olmayacaktı, bu konuda mağdur olan sanatçılar, benim aldığım belgeyi emsal gösterip, kendi eserleri içinde Tasarım Tescil Belgesini alabileceklerdi.

Kendi eserlerimin kopyalarını yine gördüm, savcılığa belgelerim ile başvurdum. Savcılık ilk gördüğünde “evet şimdi oldu, belgeleriniz tamam ve eserlerinizin kopyası bunlar, gerçekten taklit edilmiş, hemen toplattırıyorum, emniyet birimini harekete geçiriyorum” dedi ve kötü kopyalarını toplattırdı.  Savcılık bu kopyalar hakkında birde bilirkişi raporu alalım, işimiz tam olsun dedi ve bilirkişiye gönderdi.  Bilirkişilerden, Tasarım Uzmanı Muazzez Korkmaz’ın verdiği rapor, birçok eserin, benzer ve aynı olduğu yönündeydi. Yine bilirkişilerden, Ankara, Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Ana Sanat Dalı Başkanı Profesör Hasan Pekmezci’nin verdiği rapor ise ürünlerin benzemediği yönündeydi.
Savcı doğal olarak, bilirkişinin raporuna göre kopyaların benzemediğine karar verdi.  Bu olay 10 Mayıs 2011 tarihinde Sabah Gazetesinde, Sanat Köşesi Muhabiri, Gazeteci Fatih Yılmaz’ın yaptığı haber aynen şöyle.

“GELİNCİKLERİ HERKES RESMEDEBİLİR”
“ESERLERİNE PATENT ALARAK, KENDİSİNDEN BAŞKA HİÇ KİMSENİN GELİNCİK RESMİ ÇİZEMEYECEĞİNİ ÖNE SÜREN RESSAM HİKMET ÇETİNKAYA’NIN SAVCILIĞA YAPTIĞI BAŞVURU TAKİPSİZLİKLE SONUÇLANDI.

Bu tamamen yalan, uydurma, gerçekle hiçbir alakası olmayan, ama SABAH gazetesine yakışan bir haber. Bu haberi yapan sözüm ona sanat köşesi muhabiriymiş, gazeteciymiş.(!) Habere bak habere, sevsinler senin haberini, Böyle ucuz, basit habere telgrafın tellerindeki kuşlar bile güler.  36 Yıllık bir sanatçı olarak hiç Bunu söyleyebilirmiyim, sizin aklınız eriyor mu?
‘Gelinciklerin patentini aldım, benden başka hiç kimse gelincik çizemeyecek.’ Allahın cahili, sözlüğü aç bir bak, önce ben çizmiyorum, boyuyorum. BEN HAYATIMDA HİÇ KİMSEYE GELİNCİK ÇİZEMEZSİNİZ DEMEDİM, AYRICA GELİNCİKLERİN PATENTİNİDE ALMADIM, KİMSEYEDE BİR OBJENİN PATENTİ VERİLMEZ. BEN KENDİ RESİMLERİMİN, ÇALIŞMALARIMIN TESCİLİNİ ALDIM. Sabah Gazetesinin Sanat Muhabiri Gazeteci Fatih Yılmaz: uydurma, yalan haber yapacağına, otur da kitap karıştır biraz, oku, araştır, incele. Bırak bu ucuz popülist, düşünce özürlü sözüm ona sanat haberi yapmayı.

Hadi sen okumadın, cahilsin, araştırmadın, ya okuyana ne demeli. Profesör olmuş aynı zamanda bir dönem üniversite de benimde hocam olan Hasan Pekmezci’ye ne demeli. Haber şöyle devam ediyor..50 DEFA REDDEDERDİM. Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar, Ana Sanat Dalı Başkanı, Prof Hasan Pekmezci savcılığın kararının ardından SABAH Ankara’ya yaptığı açıklamada “Ben zaten böyle bir saçmalığa hiçbir zaman müsaade etmem.50 defa başvursa 50 defa reddederim. Ne demek ‘ kimse gelincik çizemez’… Buna patent verilmesi de ayrı bir saçmalık. Onu çizdim patent ver, bunu çizdim patent ver. Böyle şey olur mu? Diye konuştu.”

Sabah Gazetesine açıklamada bulunuyor. Kim? Sanat Profesörü Hasan Pekmezci. Sevgili hocam hiç kusura bakmayın ama bunu yakıştıramadım size. Siz ki Profesörsünüz, bu işi en iyi bilenlerdensiniz sözüm ona.

Bu haber metni ile ilgili, Sabah Gazetesinin birçok yetkilisine elimdeki belgeleri göndererek, haberin çarpıtıldığını, gerçek dışı olduğunu bildirdim. Fakat Fatih Yılmaz’ın haberini, gazete yetkilileri yalanlamadı. Ben de bu haberi doğru kabul ediyorum. Bu habere göre;

Sevgili hocam, sizde araştırın lütfen, sorun soruşturun, doğruları öğrenin. Ben kimseye gelincik resmi çizemez demedim, BU YALAN, Onu çizdim patent ver, bunu çizdim patent ver demek SAÇMALIKTIR. Patent Enstitüsü Kurumu yolgeçen hanı değil, bu saygın bir kuruma hakarettir. Bu size YAKIŞMIYOR. Savcılığın bilirkişi diye size gönderdiği bu taklit resimleri, bu defalık benzemiyor diye reddedebilirsiniz. 50 defada gelse yine reddederim deyip peşin hükümlü olursanız, bu sefer ben sizin bilirkişiliğinizi REDDEDERİM. Türkiye’de eserleri ile ilgili (Gelincik objesinin değil) tescil belgesini sadece ben aldım, ÖĞRENİN. Sabah Gazetesine yaptığınız açıklama ve kullandığınız üslup ile beni cahil, gülünç duruma düşürdünüz, sizi KINIYORUM. Bir süre önce Ankara Fırça Sanat Galerisinde 5 gelincik yapan sanatçı, bir araya geldik Şubat 2011’de sergi açtık. Demek ki benden başka herkes gelincin yapabilirmiş, sorun yokmuş. Sorun nerede, alın teri olan çalışmaların kopyalanmasında, yani etik olmamada, ahlakta, terbiyede, edepte.

Bu olay beraberinde neyi getirdi?

Taklit, kopya, fikir çalmalarına gün doğdu, cesaretlendiler, yüreklendiler. Bundan böyle kendini sanatçıyım diyen herkes, sözüm sizlere; çalın, çırpın, aşırın, bırakın sanata ve sanatçıya saygıyı. Bunlarda neymiş, gün bu gün, hazır elinizde neyin ne olduğunu bilmeyen gazeteci, bilmeyen kişilerde varken, gününüzü gün edin……
36 Yıllık alın terim, sanatçı yüreğim, paletim, fırçam ve tuvalim SABAH GAZETESİNİ, GAZETECİ FATİH YILMAZ’I, VE SİZ PROFESÖR HASAN PEKMEZCİ’Yİ affedemiyor….

HİKMET ÇETİNKAYA / Ağustos 2011 / Ankara

Sanata ve Sanatçıya Bakışımız…

Herkes tarafından bilinir, gelincik çalışmalarımın yoğunluğu. Öyleki birçok kişi tarafından hatta yerel ve yabancı basında bile “gelincik adam” diye anılır hale geldim. Bundan da hiçbir zaman şikâyetçi olmadığım gibi de bilakis mutlu oluyorum…

Bilkent Sanat Sokağında bir galeri sadece benim eserlerimi sergiliyor, belki gezeninizde olmuştur. En son Kanada Ottowa’da ki War Museum’a kabul edilen 150 X 150 cm boyutlarındaki eserlerim sergilendi ve sonrasında 8 tanesi Dış İşleri Bakanlığımız tarafından diplomatik kargo ile Ottowa’ya gönderildi. Kanada Büyükelçimiz Sn Rafet Akgünay tarafından da yapılan bir törenle müzeye teslim edildi. Geçen hafta da, Fransa’ya gittim, Paris’teki Avustralya Büyükelçiliği Kültür Ataşesi davet etti. 2013 yılı Avustralya’da Türkiye Yılı olarak kutlanacak, gelincik çalışmalarınız ile beraberce neler yapabiliriz diye..

Bilkent Sanat Sokağında eserlerim sergilenirken, galeriye bir defter kondu, gelen ziyaretçiler görüşlerini yazsın diye. Onur ve gurur verici yazıların yanında, bir sanatçı olarak benim yüreğimi incitici, yıpratıcı yazılarda vardı. Çalışmalarımı ve sanat anlayışımı alaycı bir üslupla yazıya döken ziyaretçilerimiz her nedense altına isim yazmamış. Gerçi yazsa da yapacak bir şeyimiz yok. Fakat o yazıları her kes okuyor, yerlisi ve yabancısı görüyor. Kesinlikle yazılara dokunmadım, silmedim, isteyen de gidip okuyabilir.

36 yıl önce elime fırçayı aldım, yağlıboya ile tanıştım. Bu süre zarfında 8 bin esere imza attım. Son 12 yıldır da gelincik çalışmalarına ağırlık verdim ve gelinciklerimle olan beraberliğimden de hoşnutum.

Bilirmisiniz; Fransız ressam, Claude Monet  (1840 – 1927) 87 yıl ömür sürmüş ve 75 yıl resim yapmıştır. Empresyonistlerin babası Monet 1883 yılında Paris yakınlarında ki Giverny’e yerleşmiş. Monet deyince akla nilüferler gelir, hatta öyle ki, son yapıtları 200 X 600 cm boyutlarındaki nilüferleri bir biri ardına seri olarak çalışmış ve ölümünden sonra, Fransız Devletide sergilemek için özel bir müze oluşturmuştur. Şimdi bu yapıtlar I’Orangerie ‘ de sergilenmekte ve her gün bu eserleri görmek isteyen yüzlerce insan uzun kuyruklar oluşturmakta..

Yani Claude Monet, 75 yıl resim yapmış bunun 44 yılı nilüfer çalışmalarına ayırmış neredeyse.. Eeee kolay değil Monet olmak, Dünya var oldukça, Monet’in nilüferleri yaşayacak ve beraber anılacak. Unutmayalım ki deniz kıyısındaki kayaları delen dalgalar değil, su damlacıklarının sürekliliğidir.

Ben bir Monet değilim, zaten öyle bir iddiamda yok. Fakat Dünyanın bir ucundan, Kanada’dan, Avustralya’dan fark edilip de sergi etkinliği için çağırılıp, Dünya’nın sayılı müzelerine eserlerimin kabul edilmesi, takdir görmesi, Türk Bayrağının bu etkinliklerde dalgalanması ve Dünya Sanatında bizde varız demenin onurunu ve gururunu yaşamak varken, cılız da olsa çatlak sesler beni üzüyor. Unutulmamalıdır ki bizler bu ülkenin, bu toplumun sanatçısıyız ve sanatçılar da kolay yetişmiyor.

Sanatçı eserlerinin telif ve patent haklarının korunması ile ilgili girişimlerim oldu. Başıma gelmedik kalmadı. En başta üniversitedeki hocam, arkasından yazılı basın, daha sonra sözüm ona sanatçı geçinen insanlarımızdan, galerici ve çerçeveci görünümündeki camcı dükkânlarından çekmediğim kalmadı. Alay konusu mu olmadı, tehdit mesajları mı almadım, mahkemelerde dava konusu mu olmadı. Çekmediğim kalmadı. Hatta bir gazeteci ne zaman bu ülkeyi terk edeceğimi sormuştu. Gazeteci, kalem elinde ya, asar da keser de.. Bütün bunları sosyal paylaşım sitelerinde isim, yer ve zaman vererek paylaşmıştım..

Toplumumuzun sanata ve sanatçıya bakışını sizlerle paylaşmaya çalıştım. Kendimce dertleştim.. Bizden de günün birinde Monet’in çıkması dileği ile..

Sevgi ve saygılarımla..

HİKMET ÇETİNKAYA / 2011 Aralık / Ankara

Türkiye’nin Sanatsal Gelişiminde, Ankara’da Geliş(mey)en Sanat…

İlk anda sevimsiz bir cümle gibi gelebilir size. Sanatsal gelişimde geri kalan Ankara’mı? Gelişme oldu mu? Gibi sorularınız olabilir…

36 yıl önce eline fırça alan ve sanat yaşamını Ankara’da sürdüren bir sanatçı olarak, yaşadığım kentin sanatsal gelişimini irdelemeyi kendimde bir hak olarak görüyorum. Türkiye’deki sanatsal gelişmelerde, hak ettiği payı alamayan Başkent Ankara’nın, olumsuz gidişine daha fazla seyirci kalamayan bir sanatçı olarak kendimi sorumlu hissediyorum.

Ankara’nın sanatçısı Ankara’ya aittir, İzmir’in sanatçısı İzmir’e, Eskişehir’in sanatçısı da Eskişehir’e aittir. Yani yöreseldir. Fakat İstanbul’un sanatçısı Türkiye’ye aittir. Yani evrenseldir. Üstelik İstanbul ile Ankara arasındaki makas aralığı gün geçtikçe de artmaktadır buna daha fazla seyirci kalamadım. Araştırma yaptım ve ortaya bu yazı çıktı. Bir başka sanatçı arkadaşım da “bu böyle değildir’’ derse de ona saygı duyarım, açıklamasını dinlerim..

Yıllar önce ÇAĞSAV’ın düzenlediği Ankara’daki ilk sanat fuarı muhteşemdi. Öyle muhteşemdi ki, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin diğer illerindeki  önemli sanat galerileri fuara katılmıştı.. İlerleyen yıllarda ömrü kısa olmakla beraber ikinci bir fuar etkinliğimiz daha oldu. Ankara’daki sanat fuarları yönünden geldiğimiz nokta pek parlak değildir.Çağsav’daki arkadaşlarımız gerçekten özverili çalıştılar, ama ben gelinen noktaya bakıyorum.

Ankara’da 130 kadar Sanat Galerisi, resim kursu ve sergi alanına bakıldığında sayı çok gibi gözükebilir. Fakat nitelik olarak  bir elin parmaklarının sayısını geçmez.

Ankara’da tüketilen tuval sayısını ölçü aldığımızda, yılda takriben 6 bin resim yapılıyor. Bunun da büyük bir bölümü hobi kurslarına ait. Ortaya çıkan ürünlerin de ne kadarı sanatsal sayılır, tartışmaya açık. Büyük bir bölümü yaratıcılıktan uzak, taklit ve kopya ürünler..

Yine Ankara’daki üniversitelerimizin sanat bölümlerinden yıllık mezun  bin civarındadır. (Resim, heykel, seramik, grafik, iç mimarlık v.b.) Fakat yapılan etkinliklere baktığımızda yıllardır hep aynı isimler etrafta görülmekte, en fazla bir veya iki isime yabancılık çekiyoruz. Geri kalan mezunlar nerede ne yaparlar, nasıl yaşarlar pek bilinmez. Burada, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü’nü ayrı değerlendiriyorum, çünkü adı üzerinde “eğitim fakültesi” yani eğitimci, öğretmen yetiştiriyor.

Gelelim İstanbul’a… 450 sanat galerisi ve 30 bin kişi kadar resim yapan olduğu varsayılıyor. 100 binlerle ifade edilen Art-İst İstanbul Sanat Fuarı, Art–Bosphorus İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı ve her geçen gün kalitesini artıran  dört günde 40 bin kişinin gezdiği, 30 milyon dolar satış rakamlı Contemporary Sanat Fuarı… Bunların yanında yapılan  retrospektif sergiler, konseptli proje sergileri, büyük müzayedeler.

Bilmemiz gereken 50 Türk Ressamı, Görmemiz gereken 50 başyapıt, En pahalı ressamlar, Yatırım yapılması gereken ressamlar, Çıkışı olan ressamlar gibi kategorilere ayırdığımızda, karşımıza çıkan isimler hangileri biliyor musunuz?  Türk Resim Sanatına yön veren sanatçılar yani ana çatıyı oluşturan sanatçılarımızı, izninizle aklımda kaldığı kadarı ile saymak istiyorum.

Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Devrim Erbil, Ergin İnan, Özdemir Altan, Neş’e Erdok, Süleyman Saim Tekcan, Mehmet Güleryüz, Doğan Paksoy,Komet, Bedri Baykam, Ekrem Kahraman, Mehmet Aksoy, Bubi, Güngör Taner, Faruk Cimok, Alp Tamer Ulukılıç,  Nedret Sekban, Bahri Genç, İsmail Acar, Şahin Paksoy, Mustafa Ata, Alaattin Aksoy, Tomur Atagök, Selma Gürbüz, Adem Genç, Kemal Önsoy, Onay Akbaş, Mehmet Gün, Resul Aydemir, Ahmet Oran, Mithat Şen, Mehmet Uygun, Haluk Akakçe, Ahmet Güneştekin, Osman Dinç, Koray Ariş

Gençlerden Barış Sarıbaş, Ahmet Yeşil, Yiğit Yazıcı, Burcu Perçin,

Aslı Özok, Seydi Murat Koç, Ardan Özmenoğlu, Mustafa Özbakır,  Malik Bulut,  gibi isimler.

Yine yakın zamanda kaybettiğimiz sanatçılardan, Ömer Uluç, Avni Arbaş, Nuri İyem, Selim Turan, Ferruh Başağa, Mübin Orhon, Erol Akyavaş , Zekai Ormancı, Abdurahman Öztoprak, Orhan Peker, Nejat Melih Devrim, Hakkı Anlı, Abidin Dino, Burhan Uygur, Abidin Elderoğlu, Nuri Abaç gibi büyük ustalar…. Bu isimler uzar gider..

Bunların mezun olduğu veya bulunduğu fakülte, genellikle Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve çok azıda Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi.. Bunların büyük bir çoğunluğu da genç sayılabilecek, Türkiye’nin sanatsal gelişimine yön verecek pırıl pırıl genç sanatçılar..

İstanbul penceresinden bakıldığında Ankara’da sadece Turan Erol, Adnan Turani ,Mustafa Ayaz ve Yalçın Gökçebağ görünüyor.

Türkiye’nin büyük koleksiyonerleri olan ; Eczacıbaşı, Demsa, Arkas, Çağa, Elgiz, Bilginsoy, Taviloğlu, Büyükhuşoğlu, Göğüş, Tatlıcı, Bilge, Kocabeyoğlu, Koç, gibi önümüzdeki yıllarda müzeye dönüşecek koleksiyonlarda Ankara’dan kaç sanatçının eseri bulunduğunu küçük bir araştırmayla öğrenebilirsiniz. Özgeçmişlerinizi okurken görüyorum ki ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır yazıyorsunuz (!) bu yuvarlak cümle yerine şu koleksiyonlarda yazabilseler kralın çıplak olduğunu göreceğiz.

Galeriler, müzayede salonları, sanat koleksiyoncuları ve sanat basını bunları belirlemiş. Araştırabilirsiniz siz de. Orana bakar mısınız? 1980 li yıllarda bu oran yani makas aralığı çok daha azdı. Oysa şimdi bu açı gün geçtikçe artmaktadır.

Ankara’da yaşayan bir sanatçı olarak, şimdi şu soruyu sormaya kendimde hak olarak görüyorum.

Ankara’daki Üniversitelerimiz, bu kurumlarımızın profesörleri, öğretim elemanları, sizler nerelerdesiniz? Uçurum derecesindeki farkın sorumluları kimler acaba, sanat yaptığını zanneden, lafa gelince mangalda kül bırakmayanlar nerelerdesiniz. Özellikle Ankara’daki sanatsal oluşumun lokomotifi sayılan, H.Ü.Güzel Sanatsal Fakültesi’ndeki hocalarımız, Türkiye’nin sanat treninin hangi vagonunda kendilerini görüyor. Yakın bir zamanda 30’ uncu kuruluşunu kutlayacak olan Hacettepe Üniversitesinin ilk kuruluşundan beri hala görev başında bulunan profesör hocalarım, sözüm size; bir yılda kaç resim üretiyorsunuz, kaç tane sergi açıyorsunuz, açtığınız sergilerde kaç tane eser satılıyor, resmi kurumlar hariç hangi müzelere veya koleksiyonlara eserleriniz girdi?

Görüşümü sizlerle paylaştım. Yöresel kaldınız, çok laf ürettiniz. Zannettiniz ki lafla bu gemiyi götürebilirim. Bu sanatsal güzel sözleriniz tuvalde renk olduğunda geçer akçe etmedi. Yukarıdaki listeye baktığımızda, gençler sizleri geçti. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurdular ve Türkiye’nin sanatçısı oldular. Aynı şekilde sizlerin yetiştirdiği gençlerde, okuldan mezun olduğunda sanat piyasasına giremeden kaybolup gitti. Bozuk saatin bir günde iki defa doğru göstermesi gibi birkaç tane genç arkadaşım kişisel çabaları ile ancak bu ortamda kendilerini ifade etme şansı yakalayabildi. Galeri, Müze, Fuar gezmeyen, araştırmayan, bulunduğu ildeki sanatçıları bile tanımayan bir genç nesil yetiştirdiniz. Adeta bir muz cumhuriyeti kurarak, kendi dünyanızda yaşadınız.

Önerilerim; Bir an önce oturduğunuz koltuktan emekli olmanız, yaş haddini de beklemeden. Yerinize, bu sanatsal değişimi yakalayabilen, atılımcı, heyecanlı ve olaylara daha geniş bir perspektiften bakabilen gençlere şans tanınmalı. Bu gelinen noktanın, gözüken tablonun sorumlusu ben değilim. Sizce sorumlu kim dersiniz?

HİKMET ÇETİNKAYA /  2011 /  Ankara

14 Şubat Sevgililer (Sevgi) Gününün Hep Beraber Resmini Yapalım mı?

Ressam dediğimiz sanatçı kişi, eserini yaparken adeta o resmi yaşar. Yüreğinde hisseder her fırça vuruşunu, her bir rengi. Paletteki boyayı karıştırırken, yüreğinin içerisinde hissettiği, burnunun ucunu sızlatan aşk, sevgi, gizemlilik, bir bakış, bir dokunuş vardır. Bu duygular insana resim yaptırır, ve o resimler hiç bitmez..

İstedim ki, buna benzer bir yaşanmış öykünün resimlerini, dizelerini alıntı yaparak sizlerle paylaşayım..

Karadutum, Çatal karam, Çingenem.. diye başlar şiir ve devam eder gider.. Çoğumuz biliriz bu şiiri. Ve sanırız ki şair, bu şiiri eşi için yazmıştır.. Oysa şairin eşi için tam bir dramdır bu şiir.

1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüpteki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler.  Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut’u okumaya başladı..

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzüldü, Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı, tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın, karısı değildi. Bu şiiri bir başka kadın için yazmıştı. Mari Gerekmezyan için..

“Kara saplı bıçak gibi” Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. O dönem askerliğini yapmakta olan şair – ressam sinesine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanmıştı.

Mari, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi, bu büstü, Mari’nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yansıtmıştı.

Yorgun yürek, “karadut” 1946’da menenjit, tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar sonuç vermedi ve İstanbul Alman Hastanesinden Mari Gerekmezyan’ın ölüm haberi geldi.

Bedri Rahmi yıkılmıştı, evine döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren Eyüboğlu olacaktı. O dönem içkiye başladı ve üretti eserlerini. Boyalara harman oldu, tuvallerde gezdi, resimler yaptı. Aşkın, özlemin, sevginin….

Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemini atlatmasına yardımcı oldu. Başardığını da sanıyordu. Ta ki Büyük Kulüpteki o gece kadar… Karadut’u okurken Bedri Rahmi’nin yanaklarından süzülen gözyaşları, sevda yarasının hala kapanmadığının kanıtıydı. Bunun üzerine Eren, bir süre Paris’te yaşamaya karar verdi. Eşine azdığı bir mektupta “o geceyi” hatırlattı.

4 Ocak 1950 Paris
Canuşkam;
Kulüpte bir gece, bir şiir okumuştun hani, hatırladın mı? Gözlerinden birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissettim. O gece senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin, Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan mutluluk duyabilmeni sağlasın.

Eren

Bu dualar işe yaradı, Bedri Rahmi 11 yaşındaki oğluyla eşine geri döndü.

1974’de Bedri Rahmi’yi kaybettik.
Bu sevda, bu aşk, bu karadut, bu Çingene, bu nar tanesi Bedri Rahmi’ye kaç resim yaptırdı Bilirmisiniz, kaç tuvalde o boalar, o palet, o fırça şahitlik etti aşklarına Bilirmisiniz?

Karadutum, çatal karam, Çingenem,
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak.
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, Çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın…

Yaşadığımız her günün sevgi günü olması dileğiyle.

HİKMET ÇETİNKAYA / Şubat 2012 / Ankara

Nazım Hikmet Ankara’ya Geldi…

Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcığının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilirmisin Abidin?
1961 yazı ortasındaki Küba’nın resmini yapabilirmisin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilirmisin üstat?

Büyük ozanımız, şairimiz, Memleket sevdalısı Ankara’ya geldi. Türkiye’nin sayılı Kültür Merkezlerinden birisi olan Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi açıldı. Başkentimiz Ankara bugün çifte bayramı kutluyor. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramının sevinci ve coşkusunun yanında, Nazım Hikmet’in adına yakışır büyüklükte ve güzellikte inşa edilen Kongre ve Sanat Merkezi’miz açılışını da kutluyoruz..

Sanat Merkezi bünyesindeki sergi alanına benim adımın verilmesi, sanat yaşamımdaki aldığım en önemli ödüllerin başında geliyor..

“Hikmet Çetinkaya Sergi Alanı” nı ilk gördüğümde aklıma gelen, Fransa’daki Claude Monet için inşa edilen Musee De L’Orangerie oldu. 1840 – 1926 yılları arasında yaşamış olan Empresyonizmin büyük ismi Claude Monet, 1883 yılında Paris’in 80 km uzağındaki Vernon Kasabasının Giverny bölgesine yerleşerek, yaşamının sonuna kadar burada resim çalıştı. Bu dönemde (43 yıl) en çok çalıştığı nilüferler serisiydi. 1927’de Claude Monet’in arkadaşı Georges Clemenceau’nun nilüferler serisine ait 200 X 400 cm boyutlarındaki 8 adet çalışmasını Fransız Devletine hediye etti. Bu 8 adet yağlıboya nilüferler serisi çalışması, gün doğumundan gün batımına kadar olan süre içerisinde ki, günün değişik saatlerindeki çalışmalardı..

İçinde bulunduğunuz bu Hikmet Çetinkaya Sergi Alanı o kadar çok Musee De L’Orangarie’yi andırıyor ki, neden Monet’in nilüferler serisi gibi, gelinciklerin de gün içerisindeki ışık durumuna göre, resimleri yapılmasın? Tuvallerin boyutları, gelincik kompozisyonlarının seri olarak birbirini takip etmesi ve anlamlı olması gerekiyordu. Nazım Hikmet’in şiirindeki “Anadolu’nun bir köy mezarlığındaki çınar” Neşet Ertaş’ın tezenesindeki bozkır, Ahmet Arif’in “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” Aysel Gürel’in “Son Bakış” Zülfü Livaneli’nin “Açar Yediveren Kançiçekleri” palette, tuvallerde, gelinciklerin ruhunda olmalıydı..

3 ay eskizlerin hazırlanması sürdü. Kompozisyonun kurulması, renk gruplarının belirlenmesi, gün doğumundan gün batımına kadar olan süre içerisindeki kompozisyonların tuvallere paylaştırılması oldukça zamanımı aldı. Eskiz aşaması bittikten sonra takriben 2 ay boyama sürdü. Toplam 5 ay içerisinde çalışmaları bitirdim. Her bir tuval 120 X 200 cm boyutlarında olup, toplam 14 tuvalden 28 metre uzunluğunda bir çalışma ortaya çıktı. Çalışmalar bez tuval üzeri yağlıboya olup, bazı yerlerinde resim pastası, likid oil, rembrandt akrilik, titanıum ve zınc kullandım. Bunun yanı sıra değişik sertliklerde fırçalar, spatulalar, merdaneler ve taraklar, en son gomalak ile karıştırılmış yarı mat vernik kullandım..

Bir sanatçının yaşarken alabileceği en güzel ödül, onur verici bu olay karşısında Başkanımız Sn Fethi Yaşar’a, ve Başkan Yardımcımız Sn Şenol Balaban’a teşekkür ediyorum. Fırçamla, paletimle, yüreğimle, beynimle bu ödüle layık olmaya çalışacağım..

HİKMET ÇETİNKAYA

 

Çanakkale Şehitlerine

Türkiye’de gelincik resimleri ile tanınıyorum. Yurt dışında da bundan farklı değil, Gelincik adam diyorlar benim için. Bana en çok sorulan soru şudur, neden hep gelincik resmi çalışıyorsunuz. Bunlarla ilgili bir sürü gerekçem var, sadece bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi…
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe!” desem, sığmazsın.
Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab…
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana….

Gelinciğin Dünya üzerinde birçok anlamlı ifadesi vardır. Her toplumun yaşanmışlığına göre yorumlanmış, fakat hiç kuşkusuz ki ortak anlamı unutmama, hatırlama.. Güzel değerli unutulmaması gereken önemli yaşanmışlıkların simgesi olmuş gelincik. Örneğin Kanada’da her yıl 9 Kasımda başlayan ve bir hafta süren kutlama – anma – unutmama törenlerinde her Kanadalı yakasına bir gelincik takar. Ottowa’da War Museum’un simgesi de gelinciktir…

Hiç düşündünüz mü?
Acaba Türkiye’de gelincik ne anlama geliyor? Neyin simgesidir?
Bizde gelincik gerçek anlamını bulamadı. Karşılığı yok gibi. Aslında öyle değil. Yeryüzünde belki de en yoğun anlamı bizde, fakat pek bilinmiyor…

Bilirmisiniz?
Türkiye’de en güzel gelincik, en parlak, en kırmızı gelincik nerede büyür?. Hemen söyleyeyim.. Çanakkale’de… Neden mi?
Yağmur yağdıktan sonra geride kalan taş, toprak ve insan kemikleri… Çanakkale’de o kadar çok insan ölmüştür ki, Türk’ü, Avustralya’lısı, İngiliz’i, Fransız’ı…. Mehmet!i, ’ı, John’ı, Edward’ı, Peter’i  ….

Mehmetçiğin, destan yazdığı, dosta düşmana, insanlık dersi verdiği, Mustafa Kemal’in ölen yabancı askerlerin yakınlarına, “ölen çocuklarınız bizim misafirlerimiz, siz rahat olun” dediği bir savaştır Çanakkale Savaşı. Mehmet Akif, ölen Mehmetçikler için, “Bu taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına, Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana” diyerek olayın ne kadar büyük ve önemli olduğunu vurguluyor. Çanakkale Savaşı, Türkiye’nin kaderini değiştiren, var olma savaşıdır. Metrekareye binlerce merminin düştüğü Çanakkale’de ölen insanların kanlarıyla sulanmış gelincikler, narin, nazlı, hüzünlü gelincikler….

Kan Çiçekleri der Gelibolulular gelinciğe. Bahar gelmeye görsün, her yanı kırmızılar basar buralarda. Gelibolulular çok sever gelincikleri. Çünkü derler ki, “Açan her bir gelincik, kan çiçeğidir. Şehit askerlerimizin her biri gelincik olmuş, sert rüzgârlara direnir de gitmez toprağından.

Gelibolu’da açan bir gelinciğe yaklaşın, kulak verin bakın size neler söyleyecek…
“Biz boşuna ölmedik, Türkiye’nin bağımsızlığı, özgürlüğü için kanlarımızı döktük. Hiç pişman da değiliz. Yine olsa yine bu vatan için kanlarımızı dökeriz. Bu ülkenin değerini bilin. Değerlerimize sahip çıkın. Birlik beraberlik içinde olun. Güçlü olun, çalışkan olun.”

Savaşımız; kazançlarımızın ortak paylaşımı, Türkiye’nin bağımsızlığı ve özgürlüğü, kol kola girerek, birlikte ve beraberce daha özgür ve yaşanabilir bir dünya için olmalı…

Benim Gelinciğe Borcum Var….

HİKMET ÇETİNKAYA / 2011 Ekim / Ankara

Gazili Olmak

Sanatta Eleştir(me),
Sanatçıyı Anlamaya Çalışma(ma)…..

1978 yılında girdiğim Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Resim Bölümünden 1982 yılında mezun oldum. O yıllar zor yıllardı, hiç bir şeyin kolay olmadığı bir dönemdi. Bir de bu zorluğun üzerine Gazi’li olmanın onuru ve gururu vardı. Çünkü adını Gazi Mustafa Kemal’den almış, eğitimci ordusunun bir ferdisiniz. Hiç bir baskıya boyun eğmeyen, inandığı fikri savunan, katılmasa bile karşısındakinin fikirlerini dinleyen, saygınlık içerisinde eleştirisini dile getiren bir Gazi’li.

Çünkü… Bizden istenen vicdanı hür, fikri hür bir eğitimci, sanatçı olmamız istenmişti.

Okuyan, araştıran, yorumlayan, tartışan ve üreten bir sanatçı olmak yani erdemli olmak birinci vazifemizdi. Durduğumuz yer, durma şeklimiz bizim kişiliğimizdi, olgunluğumuzdu.
Öğrencilik yıllarımızda hocamız Galip Türkdoğan yazımın başlığında da bahsettiğim gibi “Sanatta Eleştiri, Eleştirme, Sanatçıyı ve Ürününü Anlamaya Çalışma, Yorumlamaya Çalışma” konusunu işlemişti. Aslında benim için bu sanatçıyı anlama, yorumlamanın dışında insan olmanın gerekliliğiydi sanki. İnsanı anlamaya çalışma, peşin hükümlü, ön yargılı olmama, katılmasan bile fikirlerine saygılı olmanın gerekliliğiydi sanki. 
Olgunluğun göstergesi bir yerde.

Bu ilkelikler içinde yetiştim. Daha doğrusu bizim kuşak, Gazi Eğitimciler, ressamıyla, heykeltraşıyla bu olgunluk içerisinde terbiye edildik. Biz zannettik ki, gerçek sanatçı böyle olunur, herkes böyledir. Büyük düşüncelerin, büyük fikirlerin insanı böyle olunur.

Şimdi aynı hocamı yolda görsem, bu dersi hatırlatır, hocam yanılmışsınız derdim. Sanatçıya, ürünlerine tahammül edilmeyen, yorumlanmadığı gibi, sanatımızın ve sanatçımızın anlaşılmadığı bir dönemde hiçte saygınlık içerisinde eleştiri yapılmadığını, hatta hakaret düzeyine varan sözler sarf edildiğini, ürünlerimize tükürüldüğünü, sanat insanlarımızın yakıldığını söyler, bizi nasıl yetiştirdiniz, bunun hangisi doğru, hangi görüşü kendimize rehber edineceğimizi sorardım.

2011 Türkiye’sinde anlaşılamadığımızı, ürün veremediğimizi, nefes alamadığımızı, beslenemediğimizi, ruhumuzun, düşüncelerimizin aç bırakıldığını söylemek isterdim.  Heykelimize form veren, tuvalimizi fırçamızı tutan ellerimize kelepçe vurulduğunu söylemek isterdim.

Hocam Galip Türkdoğan bana ne cevap verirdi biliyor musunuz… Tahmin edebiliyorum cevabını…

Hikmet, evladım hadi git işine, 21. yüzyılın çağdaş Türkiye’sinde bu söylediklerinin olması imkansız.. Olsa olsa ortaçağ döneminde olurdu bunlar .. Sen rüya görüyorsun.. derdi…
Sevgili hocam… Keşke birileri bunun bana rüya olduğunu söylese, rüyadan uyansam..                H E P  B E R A B E R  U Y A N S A K …
Dayanamıyorum…

HİKMET ÇETİNKAYA / 9 Mart 2011 / Ankara

Hikmet Çetinkaya’nın 2011 Kanada Ottowa Etkinliği

Hikmet Çetinkaya’nın Gelinvcikleri Kanada / Ottowa War Museum’da.

Kanada’nın sayılı müzelerinden olan Ottowa’daki War Museum (Savaş Müzesi) gelinciği sembol olarak seçmiş. Her yıl 9 Kasım’da başlayan ve bir hafta süren etkinliklerde tüm Kanada Halkı yakalarında gelincik çiçeğini takarak, geçmişi unutmamanın, hatırlamanın bir simgesi olarak kutluyor.  

2010 Kasım ayında Türkiye’nin Kanada Büyükelçisi Sn Rafet Akgünay’ın girişimleri ile gelinciklerin ressamı olarak tanınan Hikmet Çetinkaya, 38 eserden oluşan çalışmalarını War Museum’da sergiledi. Bu serginin yanı sıra Müzenin girişinde bulunan Mess Salonunda Hikmet Çetinkaya’nın gelincik çalışmalarının orijin çoğaltımları 150 X 150 cm boyutlarında 8 adet eseri bir yıl süre ile sergilendi.  80 X 40 cm boyutlarında bir eseri de müzeye alındı.

Ottowa War Museum’daki bir yıl süre ile sergilenen 8 adet orijin çoğaltım yapılan büyük boy çalışmalarının yerine, 2011 Kasım ayında daimi olarak sergilenmek üzere aynı ölçülerde olan 150 X 150 cm boyutlarındaki eserlerin Müze yetkililerinin talebi üzerine Hikmet Çetinkaya tarafından bez tuval üzerine orijinalleri çalışılmıştır.

Müze yetkililerinin bu çalışmalar karşılığında ne ödeneceğini sorması üzerine, Büyükelçimiz Sn Rafet Akgünay ve Gelinciklerin Ressamı Hikmet Çetinkaya, “Bu çalışmalar Türk Halkı tarafından Kanada Halkına bir hediyedir. Lütfen dostluk armağanı olarak kabul edin.” Diyerek, aramızda var olan dostluğun pekişmesine katkı sağlamışlardır.

2011 Kasım ayında Kanada Büyükelçimiz Sn Rafet Akgünay’ında hazır bulunacağı bir törenle 150 X 150 cm boyutlarında özel olarak çalışılmış bez tuval üzeri yağlıboya gelincik resimleri daimi olarak sergilenmek üzere War Museum yetkililerine teslim edilecek.

Gelinciklerin Ressamı Hikmet Çetinkaya, konu ile ilgili yaptığı açıklamada, “Gelinciklerin Kanada ve Türk toplumları için anlamı çok büyüktür. 2010 yılının Kasım ayında Ottowa War Museum’da 30 kadar ülkenin Büyükelçilerinin ve Müze yetkililerinin olduğu bir törende yaptığım duygusal bir konuşma birçok kişiyi etkilemişti. İzninizle o konuşma metninin bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum. Çünkü bu konuşmam her şeyi anlatıyor.

‘Sizlere dünyanın öbür ucundan, çok uzaklardan, Türkiye’den, dostluk, barış, kardeşlik getirdim. Selam getirdim. Yüreklerimizde sımsıcak sevgiyle büyüttüğümüz kırmızı gelincikleri getirdim.

Anadolu insanının yüzyıllardan gelen kardeşliği, şiirleri, türküleri ve ezgileriyle beslenmiş gelincik resimlerini getirdim.

Paletimdeki sevgiyi, hoşgörüyü, paylaşımı simgeleyen renklerin içerisine, Anadolu’nun bilgelerini, biraz Yunus Emre’yi, biraz Rumi’yi, biraz Karacaoğlan’ı kattım.

Yurtta barış, Dünyada barış ilkesi ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü kattım… Ve size getirdim.

Baktım ki aynı dili konuşuyoruz, Dünya halklarının barışını konuşuyoruz, bu anlamsız savaşların bitmesini, silahların susmasını konuşuyoruz.
Büyük Türk Şairi Nazım Hikmet’in dediği gibi; bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine diyerek kol kola girip dünya halklarının barışını konuşuyoruz…

Gelinciği konuşuyoruz,
Bu gelincikler, Çanakkale Savaşındaki Mehmet’in ve John’un; Normandiya Çıkartmasındaki Peter’in gelincikleri.

Bu gelincikler ‘çocuklar ölmesin, şekerde yiyebilsinler’ in gelincikleri.

Umudun gelincikleri…. Benim gelinciklerim..’

Bu konuşmam bittiğinde salonda büyük bir alkış kopmuştu. Konuşmadan sonra, 30 yıldır Kanada’da yaşayan bir vatandaşımız, Sn Büyükelçimiz Rafet Akgünay’a sarılarak ağlamıştı. Çok duygulanmıştı.”

1 Ekim 2011 tarihindeki Bilkent Sanat Sokağındaki etkinliğimiz, bu çalışmaların sergilenmesi ve sanatseverlerle paylaşımı amaçlamaktadır. Daha sonra Kasım ayında Ottowa War Museum’daki Mess Salonunda daimi sergilenmek üzere eserler, Dış İşleri Bakanlığımız tarafından Kanada’ya gönderilecek.

Bu arada Toronto Baş Konsolosumuz Sn Levent Bilgen’in girişimleri ile aynı tarihlerde Toronto’da City Hall’de bir sergi etkinliği daha gerçekleştirilecek.